18 Temmuz 2014 Cuma

Yaz'ın Y'si...


Dün sabah evden çıktım, ayağımın dibine bi' baktım,
bir Y…

Bu sabah aldım bir ip, kolye yaptım :) 

Basit güzeldir ;) 

Bu arada biz pazar günü annem, Yaz, ben 
yazın gereklerini yerine getirmeye gidiyoruz.

Bu senenin ilk denizi için adios amigos :)

Seni seviyorum, kendine iyi bak… 



17 Temmuz 2014 Perşembe

Musluktan akan suyumuz ne kadar temiz?





Su canlılar için yaşam kaynağıdır. Hayatımızın pek çok anında kullanmaktayız, suya muhtacız. Bu yazıda depolarımıza giren sular ve bu suların sağlığımıza olan etkisinden bahsedeceğiz.
Şebeke suları ne kadar temiz olursa olsun, depolarımıza girdiğinde 4-6 kadar sonra deponun dibinde bir tabaka meydana getirir. Bu tabakanın oluşma sebebi suda bulunan mangan, kireç, demir ve yosun gibi maddelerin kimyasal ve fiziksel reaksiyonlar sonucu sudan ayrılmasıdır. Deponun temizliliğinin düzenli yapılmaması sonucu da ilerleyen zamanlarda suda çamurlaşma, paslanma, renk değişimi ve koku ve bakteri oluşumuna sebep olmaktadır. Bu durum da suyun kullanılmasını sakıncalı hale getirmektedir.
Temizliği yapılmayan depodaki suyu içmesek bile ağzımızı çalkaladığımızda, yiyeceklerimizi yediğimizde, banyo yaptığımızda, bulaşık yıkadığımızda ve benzeri durumlarda vücudumuza girmekte ve içinde barındırdığı bakteriler sebebiyle sağlığımızı tehdit etmektedir.
Temiz ve sağlıklı su kullanabilmek için su deposu temizliğini ihmal etmemek gerekmekte. Haşere ilaçlama ve su deposu temizleme konularında himet vermekte olan Tekniktürk, ulusal ve uluslararası kuruluşlarca onay verilmiş olan kimyasallar ve ekipmanlar kullanmakta. Halk sağlığı konusunda özen gösteren Tekniktürk su deposu temizleme hizmetini titizlikle gerçekleştirmekte ve size sağlıklı su kullanma imkanı vermektedir.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Pink Martini, Buika ve Yaz


Kulisler, sahneler bu kızın aşkı… Şanslı da, baba mesleğinden ötürü.
Dün Pink Martini ve Buika konserinde sahne arkasını, konserden önce de sahneyi
doya doya yaşadı. Bol bol sahne tozu yuttu, biraz da yağmurlusundan…

Bu kız mikrofona bayılıyor. 


Konser öncesi Buika ve Storm Large'ın mikrofonunu yakaladığı tarihi an ; ) 



 Ve Thomas'ın piyanosunu…


 Buika geldiğinde sarıldı, öptü onu, selfie çektirdiler. 
Ama tabii Yaz için Buika şarkı söyleyen, sahneye çıkan biri işte.
 Kimlerle dans(!) ettiğini büyüyünce daha iyi anlayacak. 




Bu arada Pink Martini'nin solisti Storm, iki yıl önce Madrid konserinden sonra Yaz'a ninni söylemişti,
 Storm'un yeri onda bi başka. Kapıların yolunu gözledi, Storm ne zaman gelecek diye.


Bu arada, ne kadar mütavazi, ne kadar şekerler… 

Kapıdan girer girmez, Yaz'ı kucaklayan Storm: 


İlk açık hava konserimizi izledik birlikte dün gece.


Diren uyku…


Anne biraz uzansam dedikten sonra konfeti yıldızlar saçına düşene kadar dizimde 
uzandı, kaldı. 


Sonunu getirebilseydi, final şarkısı Brazille'de sahnede olacaktı. Neyse kısmet. 



Ya ne diyeceğim, sahnenin önüne fırlayan, uçuş uçuş etekli, uzun saçlı, gerçekten içten eğlenen kızın kafası var ya ne kadar güzel bir kafa. Ne güzel bir ruh hali :) Bayıldım.

Ve bir de blog yazmanın güzel tarafı. Ben ilk konserim neydi bilmiyorum, 
Yaz Hanım bilecek. ; )


15 Temmuz 2014 Salı

Kızıma mektup



Sevgili kızım;

artık gelenek oldu her doğum gününde 'kızıma mektup' adıyla sana yazmak… 
Bir önceki mektuba baktım bu sayfayı açmadan önce, şöyle yazmışım:

Hayatta tesadüf diye bir şey yok.
Gördüğümüz, tanıdığımız, dokunduğumuz, yaşamımıza dokunan
her şey, herkes bir nedenle var.
Senin bizim kızımız olman da öyle… Birbirimizden öğreniyoruz...
Rutin bilgiler, ansiklopedik veriler değil kastettiğim.
Bizim gibi bir anne/babaya sahip olmayı deneyimliyorsun bu dünyada,
biz de senin gibi bir çocuğu yetiştirmeyi...

Bunu bir kez daha hatırlamak iyi oldu.
Niye birbirimizde gözlerimizi açtığımızı hatırlamak…
Bilinçli ya da bilinçüstü bir şekilde birbirimizi seçtiğimizi bilmek…
Birbirimizi zorladığımız noktalarda, gelişimimizin saklı olduğunu hissetmek…
Günü yazmak o yüzden güzel. Geçmişte yakaladığın küçük bir bilgeliği bazen unutuyorsun,
okuyunca evet ya deyip hatırlıyorsun.

Evet, bir yılı daha devirdik ve sen 6'lık oldun. 
Yediden gün aldın, ki bu söylem senin için çok önemli…
Koskocaman 7! Kendimi hatırlıyorum, 18'e girince bişey olacak sanıyordum. Bir anda reşit olacağım ve dünya değişecek… Sen de bi' telaş büyümek istiyorsun. 
Hem büyümek istiyorsun aslında, hem bebek kalmak… Bizim küçük bebeğimiz kalmak için şımarıyor, yapışıyorsun bazen bacaklarımıza… Ee tabii, bu sene çok büyük yenilikler yaşadın.
Kardeşim dediğin kuzenin oldu. Yani aileye bir bebek geldi. 
Sen en küçük değilsin artık. 
Hem çok seviyorsun onu, hem de içten içten ilgiyi bölüşmek senin için çok yeni, alışmaya çalışıyorsun.
Nereden mi biliyorum, itiraf ettin küçüğüm. 

Acaba hatırlayacak mısın bunları? 
İçeride babaannenler vardı, beni mutfağa çektin;
ağladın ve herkes kuzenimle ilgileniyor, üzülüyorum.
Anne itiraf ediyorum, kıskanıyorum… Ama nasıl hüngür hüngür ağladın.
Bi parça suçluluk da vardı, o kadar çok seviyorsun ki miniği,
kıskandığın için de üzülüyordun belki. 
Dinledim, sen içini döktün rahatladın. O günden beri de daha rahatsın.
Bugün söylüyorum, ileride de daha iyi anlayacaksın, insani ve çocuksu duygular bunlar olabilir. Suçlama kendini…
…….

Suçlama demişken… Kendini suçlama ama arkadaşlarını ve çevreni de her şey için suçlama.
Bu sene okulda, hazırlık okudun, okuldaki ilk senendi.
Bir sürü yeni arkadaşla tanıştın, çok seviyorum sınıfını…
Senin de çok sevdiklerin var içlerinde.
Ama bu sene, 'herkesin seni suçladığını' söylemeye başladın ve sen de sık sık onları suçluyorsun.
Bunu değiştirmek için elimden geleni yapıyorum bugünlerde.
Yaşamının sorumluluğunu almak durumundasın bebeğim.
İsterdim ki, o kitap odamızda okuduğum tonlarca spritüel kitabı senin aklına ve ruhuna 
bir huniyle akıtabileyim. 
Ama yağma yok, yaşayacak, deneyimleyecek, anlayacaksın. 
Umarım. Ben elimden geleni yapacağım. Anne sözü :)

Kuzucum, sana söylemeye çalıştığımda of anne of of, diyorsun bugünlerde. 
O yüzden buraya yazıyorum, okursun bi gün.
Şikayet etme, suçlama! Yaşadığın her şeyin bir nedeni var. 
Yaşadığın her şey daha önce ektiğin bir tohumun tomurcuğu…
Ettiğin her kelime bir kehanet! Güzel tohumlar ek…

Arkadaşlarında gördüğün kötü yanlar, ya da bulamadıkların…
Senden yansıyanlar, ya da sende olmayanlar belki.
Onları suçlama, ama kendini illa sevmeye de zorlama.
İçgüdülerine güven, sana çıkarsız, sıcak yaklaşını hissedersin.

Sen bir ermiş, bir buda değilsin, yani henüz… 
Kendini huzurlu, mutlu hissettiğin insanlarla ol.
Öyle olmuyorsan zorlama kendini.

Evet dediğin zaman, evet, hayır dediğin zaman hayır anlamına gelsin.
Herkes de bunu bilsin. Yaz diyorsa doğrudur desinler.

Bu sene üçlü arkadaşlıkların içinde olmayı deneyimledin.
Eskiden yuvadayken işin kolaydı.
Bir kankan vardı, kalbini ona akıtıyordun, o da sana. Yuvarlanıp gidiyordunuz.
Bu sene üç kişi iyi arkadaş oldunuz.
Bazen diğer ikisi birbirine daha yakın oldu. 
Senin kalbin kırıldı. 
Oysa ki bazen de belki içlerinden biri senin gibi hissediyordu.
Üçlü arkadaşlıklar dengedir, bulursun terazinin ortasını, alışman lazım sadece.

Lider ruhlu olduğunu söylüyor öğretmenlerin.
Bu bazen seni zorluyor. 
Bazen başkalarını… 
Kişiliğinle birlikte büyürken var olabilmeyi, 
sosyalliğin gerekliliklerini de yapabilmeyi öğreniyorsun. 

Kızım olduğun için gurur duyuyorum.
Dili kullanımın, hayal gücün, anniiiş diye seslenmen, insanlara sevgini göstermen…
İçimden sevgi dolup taşıyor.
Anneannenin doğum gününde yaptığın konuşmayı unutamayacağım mesela.
Masanın başına geçtin, hiçbirimizin aklına gelmeyecek bir masa başı konuşması yaptın.
Gururla karışık sevgi fışkırması yaşatır böyle anlar…

Bu yıl da ara ara beni çıldırttığın zamanlar da oldu. 
Bağırıyorsun ara ara….
Anne!!!! diye. Bağırarak konuşmuyoruz deyince de sen bağırıyorsun diyorsun ya…
Grrrrrrr, sakin sakin diyorum kendime içimden.

Hala ben uyutuyorum seni. Bazen çok uzun sürüyor uykunun kollarına bırakman kendini.
Daha çok benim kollarımda olmak istiyorsun çünkü.
Dün gece, saat 12.00'de hala yanındaydım.
Tam dalıyorsun, çıkarken kapı gıcırdıyor, uyanıyorsun, anneeee gel, çok güzel tutuyordun elimi diyorsun. O sırada gözlerim karanlıkta tavana dikilmişken şöyle düşündüm; 
çok yorgun oluyorum, gecenin uzun sürüşünden evet.
Ama birkaç sene sonra, yanında yatmak isteyeceğim, belki sen diyeceksin ki, 
anne yalnız kalabilir miyim? Tadını çıkartabilmeli… Ama şu gözlerden süzülen uykuyla, gecenin kendine ait bölümünü feda etmeme kapışması yok mu? Özür dilerim, biraz kısa sürsün istediğim için uyku süreci… 

'Anne yalnız kalmak istiyorum."  Sanki şimdi demiyor musun?
Oyuncaklarınla oynarken, yalnız kalmak istiyorum, kapıyı kapatır mısınız? 
Biz de yalnız oynayabildiğin bu dakikaları sana bırakıyoruz.
Eh biz de biraz içeride dinleniyoruz ne yalan söyleyeyim.

İnat ettiğin zaman, istediğini yaptırmak için koşulları zorladığın zaman 
ya sabır çekiyorum, doğru.
Ama telafi ediyorsun canım. O da geçiyor.

Hala biraz gece uykuya dalarken karanlıktan korkuyorsun.
Biraz yüz bulsan, koşa koşa odamıza gelirsin.
Ama kısmen daha iyisin, kendini sakinleştiriyorsun. 

Artık daha kolay vakit geçiriliyor birlikte.
Gidip bir yerde oturduğumuz zaman, hadi anne sohbet edelim diyorsun.
Anneannen dedi ki, artık hiç yormuyor, tam istediğim kıvama geldi :)
"Resim yapıyoruz, sohbet ediyoruz, arkadaşlık ediyor bana… "

Eylül'de ilkokul 1'e başlıyorsun canım.
Okumayı yazmayı öğrenmeni sabırsızlıkla bekliyorum.
Çünkü ikisi de benim için yemek gibi, hava gibi…
Ne yazmadan, ne okumadan yapabilirim.
Bakalım sen de benim gibi mi olacaksın, ve baban gibi?
O zaman kendin okursun belki uyumadan önce; )

Diş perisi gelmedi bize.
Gelmeden yeniler çıktı. İki dişin var arkadan arkadan çıkan…
Ama dişçimize sorduk normalmiş, olurmuş.
Diş perisini de bekliyoruz artık yeni yaşında.

Bak geçen seneki mektupta bi de böyle demişim :
"Her şey, ama her şey insanları bölebilir.
Milliyet, inanç, dil, meslek, statü, çıkar çatışması...
Sana yolunda ışık tutacak tek gerçek var ballı böreğim;
SEVGİ."

Biz sana etiketleri sıfatları öğretmiyoruz. Bize de öğretmediler, insanı sev.
Sadece "insan" var gerçek olan. Düşünen, kalbi olan, nefes alan… 
Sev… Saygı duy…

Yaş oldu 6. 6 yıl daha büyüdüm. 
Seninle büyümek çok güzel.
Senden çok şey öğreniyorum.
Umarım, sen de benden güzel şeyler öğreniyorsundur.
Boyuna posuna koca ayaklarına bakıyorum.
Bayaaa bi büyüdü yahu diyorum kendi kendime.
Ben yetişkin oldum dedin ya geçen gün kendine, 
hadi oradan bücür dedimse de epeyce büyüdüğünü kabul etmeliyim.

Ama anne olunca anladım, ne kadar büyürsen büyü, 
sen bizim bebeğimizsin işte…

İyi ki doğmuşsun, iyi ki varsın… 
Yaz kızım...





14 Temmuz 2014 Pazartesi

7'den gün alan ufaklık :)


11 Temmuz kuzucuğumun, Yaz kızımın doğum günü idi. 
Bu sene enteresan bişi oldu. Hem benim, hem babasının aynı gün şehir dışına bir iş gezisi çıktı.
Ben de bir gün öncesinde kutlama kararı aldım. 

Geceden o yattıktan sonra, salonu balonlarla süsledim, 
hediyelerini koydum salona… Uyanınca şok oldu güzel suratlım…

Sonra da onu havuza götürdüm.
Yüzdük, serinledik, hatta dondurmanın üstüne mum koydurup 
sürpriz yaptım. Tam yazlık bi' doğum günü oldu. :) 

Seyahat dönüşü de dedesi, babaannesiyle mumunu üfledi, dileğini diledi,
bi de 2 ay üstüne amcası da gelmesin mi, 
üstüne bal kaymak oldu. 

Kaç mı oldu?

6 oldu, 7'den gün aldı. (Bu kısmı önemli, kendi gururla vurguluyor.) 

İyi ki doğmuşsun canımın içi, bi taneciğim… 

(Geleneksel kızıma mektup da yakında, çok yakında ; )


LÖSEV bir mucize… Gittim, gördüm. Nereye bağış yaptığınızı bilin istedim…



 Cuma günü ben bir grup insanın 
başardığı bir mucizeye tanık oldum! 
LÖSEV'e ajans olarak bir süredir hizmet veriyoruz. Aslında nasıl başladıklarını, neler yaptıklarını
yakından biliyor, dinliyoruz. 
Ama bu sefer, dinlediğimiz her şeyi yakından gördük, kurucusu Üstün Bey'in ağzından çok daha detaylı dinledik. Anlatmak boynumun borcu. Mutlaka bilmeli, tanımalısınız… 
Hayranlık duyulası böyle büyük bir projeyi…
……...

Çoğunuz LÖSEV adını yakinen tanıyorsunuz. İyi bir şeyler yaptığını da az çok biliyorsunuz. 
Ama çoğumuz bu iyi şeylerin içeriğini, arkasındaki büyük organizasyonu tanımıyor, detay bilmiyor.
Aslında gitmeden görmeden bir yere kadar, ama elimden geldiğince gördüğümü size hissettirmeye çalışacağım. 

……. 

LÖSEV'in reklam filmlerini görüyorsunuzdur, lösemili çocukları iyileştirmek için yola çıkmış bir kuruluş… Kurucusu Prof. Dr. Üstün Ezer. Merkezi Ankara'da. 
Seneler önce, Üstün Bey, genç bir hematoloji uzmanı olarak çalışmaya başladığı yıllarda, hastanelerdeki durum içler acısıymış. Çocukların çoğu enfeksiyonlar nedeniyle kaybediliyormuş. 
Hasta çocukla, ishal bir yetişkin, ya da farklı hastalıklara sahip kişiler yan yana yatırılıyor,
ya da çocuklar ailelerinden, annelerinden uzak tutuluyor, camın arkasından görüştürülüyormuş.

Yurtdışında neler oluyor, nasıl oluyor, bu çocuklar ölmek zorunda mı diye kafayı takmış Üstün Bey.
Bu çocuklar nasıl yaşatılır, başka bir alternatif yok mu bu can acıtan istatistiklere diye kafa yormaya başlamış. Önceleri kendi bölümlerinde çeşitli önlemler almaya başlamışlar. Hijyen konusuna dikkat edince, tedavideki titizliği ekleyince güzel sonuçlar gelmeye başlamış. Yıllar önce hemşirelerin durumu bile kabusmuş, elinde sigarayla içeri giren hasta bakıcı varmış düşünün. 
Önce bu koşullar iyileştirilmiş. Ve iyileşme oranları arttıkça herkes umutlanmış ve hırslanmış. 
Demek ki oluyor demişler. Bu arada çocukların iyileşme sürecinde, çocuklar çok izole oluyorlarmış. "Üstün Amca bize bir televizyon alsana" demişler önce.  Üstün Bey ve çalışma arkadaşları kendileri para koyup bir televizyon almışlar, çocuklar toplanıp seyretmişler. 
Ardından beslenmeleri çok önemli olan bu çocukları hastanenin feci yemeklerinden kurtarmak gerektiğini düşünmüşler. Bir fırın almışlar para toplayıp… Ve bu arada çocukların ailelerine de destek olmak gerekiyormuş. Bu böyle olmayacak, cepten ne kadar yardım edebiliriz ki demişler ve LÖSEV'in temelleri atılmış. 

LÖSEV bu şartlar ve bu ihtiyaçlarla doğmuş. Üstün Bey gerçek bir mucizeye imza atmış gerçekten de.
Ve çocuklar, LÖSEV'in Ankara'daki hastanesi LÖSANTE'de tedavi görmeye başlamışlar. 
Sadece çocuklara ait olan, içinde tedavileri için her şeyin bulunduğu, oyun ve terapi odaları olan bir hastane…  Derken, yeni bir ihtiyaç doğmuş. Ankara dışından gelen ailelerin kalacak yer sorunu…

Üstün Bey, şöyle anlatıyor o günleri :" Tam çocuğu iyileştiriyor gönderiyorduk memleketine, kontrole gelemiyor, iyi beslenemiyor, iyileştirdiğimiz çocuğu göz göre göre kaybediyorduk. Sorduğumuzda, baba diyordu ki, benim şu kadar yövmiyem var, gitti geldi karşılayamam ki doktor bey!" 

İşte, Ankara dışından gelecek çocuklar için ve sizlerin bağışlarınızla
LÖSEV KÖYÜ kurulmuş sonra… Ailelerin tedavi süresi boyunca kalabilecekleri, içinde her şeyi olan evler, labarotuvarlar, parklar oyun alanları olan dev bir köy. 

Ve bugün… Dev bir projeyi daha başlatarak, büyük bir taşın daha altına elini koyuyor Üstün Bey.
Türkiye'nin en büyük Onkoloji Hastanesi. Bu kez, her yaştan insana hizmet verecek
 LÖSANTE Büyük Küçük Hastanesi… 
……. 

Eveeet cuma günü, bütün bu projeleri görebileceğimiz hızlandırılmış bir tur yaptık. 
Önce Üstün Bey'den, LÖSEV'in ilk kurulduğu yılları dinledik.

LÖSANTE'ye gittik sonra. Hastanede minikleri gördük. Ne kadar hazırlıklı olsak da
bi tuhaf olmadık mı, olduk… LÖSANTE'de, günü birlik gelip kemoterapisini alan minikler de var, yatılı kalanlar da. Oyun, sinema odaları, psikolog abla/abi… Etkinlik odaları…
Aşağıdaki ağaç iyileşen çocukların fotoğraflarıyla yapılmış. 
Bu arada iyileşme oranını %90'lara ulaştırmış LÖSEV. 

LÖSEV'in harika etkinliklerinden biri de  LÖSEV DÜKKAN…
O da zaman içinde ortaya çıkmış, ama şu anda son derece profesyonelce ilerleyen bir proje. 
LÖSEV'li çocukların anneleri, geliri LÖSEV'e gitsin diye,
 el emeği göz nuru, bez bebekler yapmaya başlamışlar,
bugün kocaman bir dünya olmuş. 
Çankaya'daki yerlerinde LSV Dükkan ve Akıllı Çocuklar Dünyası adını verdikleri bir merkez var artık.
Hem ev yapımı, nefis organik kurabiyelerin ve yiyeceklerin olduğu Cafe'si, hem Dükkan'ın o albenili dünyası, hem de çocukların etkinlikler yapabileceği bir dünya. Herkese açık.
İçtiğiniz çayın, kahvenin ve diğer her şeyin geliri de tabii yine çocuklara… 

Hediye mi alacaksınız, düğün, doğum için toplu hediyelik mi bakıyorsunuz, 
mutlaka Dükkan'ın internet sitesini inceleyin, 'hediyeleriniz hayat bulsun.' 
Düşünsenize, 'iyiliklerle başlanan yeni bir hayat', dualarla taçlanmış hediyeler… 
Ne kadar özel. 


Bu bebeklerin hepsi el yapımı. Canım annelerin emeği...


Bi de şekerler… Sadece hayır için değil, gerçekten hakkıyla satın alınacak güzellikteler… 


Anneler işi iyice ilerletmişler… 
LÖSEV Köyü'nün içinde kocaman bir atölyeleri var.

Çok fotoğraflı bir post bu. Ama görün, tanıyın istiyorum.
Zaten bağışçıysanız, bağışlarınız nereye gidiyor, ne yapılıyor bilin istiyorum. 


Ve ünlülerin tasarladığı bebekler… Cemil İpekçi, Beren Saat, Açelya Karakoyun, Hülya Avşar bebekleri var Dükkan'da…


Bu da Hülya Avşar… 

Ve o güzelim yastıklar…






Ve annelerin nefis kurabiyeleri… 
Hepsinin malzemeleri özel… Parmaklarınızı yersiniz. Bu arada çikolatalarının tadı da harika, 
Dükkan'ın internet sitesinde de mevcut.


İşte LSV Cafe… 





Sonraki durağımız LÖSEV Köyü idi.
Köy dediğime bakmayın. Son derece modern, villa tipi evler, otel binası, okul, parklar, depolar, 
laboratuvarlardan oluşan çok büyük bir kompleks.
Daha önce dediğim gibi, şehir dışından gelen aileleri ve çocukları, 
tedavi boyunca ağırlamak için kurulmuş. 


Evlerin içinde her şey düşünülmüş. Yaşamlarını kolaylaştıracak her şey ve hijyenik koşullar…


Bütün köyün çamaşırları burada yıkanıyor. 

Ramazan kolileri hazırlanırken… 


LÖSEV Tırı...


Ayrıca kuzular, keçiler, tavuklar var… Organik beslenen, organik besleyen…


Ayrıca fotoğraf çekmediğim, dünya standartlarında labarotuvarlar var köyde…
Hem çocukların tahlilleri yapılıyor, hem de genetik araştırmalar, hatta GDO testleri…

Ve yeni hastane! 
LÖSANTE Büyük Küçük Hastanesi…
Türkiye'nin en modern hastanelerinden biri olacak. 
Üstün Bey'in titizliğini ve idealistliğini görseniz, zaten başka bir olasılık yok. 
LÖSEV kocaman bir aile… Herkes çok özverili, herkes daha çok yaşam için çalışıyor.

İyileşenler de öyle. Şu an iyileşen çocuklardan, ailelerden ve diğer halkımızdan oluşan dev bir gönüllü ordusu var. Geçenlerde gelen bir mektuptan bahsetti Üstün Bey,
iyileşip, büyüyen bir LÖSEV'li zarfın içine 100 TL koymuş göndermiş.
Sizin bana borcunuzu ödeyemem, kusura bakmayın miktar için diye 
mektup yazmış.
Yani öyle de vefalı çocuklar...


Hastane inşaatı ilerliyor, ama çok çok desteğinize ihtiyaç var.
Bu sistemin dönmesi, cihazlar, hayaller ve yeni yaşamlar için...

Daha çok bağış toplanması için daha gözyaşı dökülen reklamlara ihtiyaç olmamalı.

Uzuuun uzun yazdım. Çünkü nereye bağış yaptığınızı bilmek, daha detaylı öğrenmek istersiniz diye düşündüm.

LÖSEV dünyasında yaşatmak için müthiş bir çaba var
bir tuğla da siz koyun… Olmaz mı? ; ) 





7 Temmuz 2014 Pazartesi

Bir FD şarkısıyla başladı günüm...


Sabah radyoda bir Feridun Düzağaç şarkısının sözleri takıldı oltama…
"… ben kaybetmekten çok korkarım, tüm alışkanlıklar çocukluktandır…"

Dün parkta oynarlarken seyrettim kuzumu. Ve diğer kuzuları...
Kaybetme, sözünü dinletememe nasıl dert oluyor çocuklara…
Evcilik mi oynayacaklar, hepsi anne olmak istiyor, kimse bebek olmak istemiyor.
İstedikleri olmadı mı, bozuluyorlar. Yarışmalı oyunlarda kaybetmekten korkuyorlar.

Niye ki, ne saçma di mi?
Oynamak işin aslı, eğlenmek…

Ama F.D.'nin dediği gibi kaybetme korkusu, reddedilme, yenilme ile karşılaşmaktan kaçma
çocukluktan öğreniliyor. 

Belki biz de takılıyoruzdur, öyle saçma sapan. Farkında bile olmuyoruzdur belki.
Öğrenilmiş, ya da öğretilmiş, ya da gözlemlenmiş bi takım korkularla karşılıyoruzdur hayatı.
Kim bilir?