26 Mayıs 2009 Salı

Çayelinden öteye....




















Dün Rize'deydik... Sabahın 6.30'undaki uçağımızla, daha gözümüz açılmadan Trabzon'a doğru yola çıktık. (Rize'ye doğrudan uçuş yok çünkü.)
Ama uçaktaki kahve sayesinde tez vakitte açıldık ve uykudan eser kalmadı. Yok canıııım, kafein sayesinde değil. Bendeniz, elimdeki kahveyi uyku sersemliğiyle hem kendimin, hem de yanımdaki arkadaşımın üzerine döküverdim. Hem de sunuma giderken!!! Bizi aldı bir telaş, neyse ki şu ıslak mendiller mucize gibi. Pantolonlarımızı bir güzel sırılsıklam olana kadar sildik ki, iz kalmasın. Ama bu arada ıslak pantolonla oturduk yol boyu... Bu çabaların arasında halimize gülmekten uykumuz açıldı tabii.
Trabzon'a inince Rize'ye doğru yola çıktık. Çaykur'a sunum yapmaya... Hakkında birçok spekülasyon olan ve "deniz verdiğini alır" diye hakkında çok konuşulan sahil otobanından Rize sadece 30-40 dakika sürüyor. Eskiden 2 saat falanmış. Her ne kadar çabuk ulaşabilmemize sevinsem de, ben de bu otoyola doğaya zarar verdiğinden dolayı uyuz oldum.
Yol boyu yeşilin türlü tonlarını gördük, ama bu arada o güzelim yeşilin içine neredeyse Maslak gökdelenleri diken Karadenizli müteahhitlere selam yolladım içimden. Yeşilliğin ortasında tek başına bir 15 kat... Bu nasıl bir mantık anlamak mümkün değil.
Rize'ye vardığımızda ilk olarak Çaykur'un araştırma merkezi olarak geçen, her turistin şehirdeki ilk uğrak merkezi olan Ziraat Botanik ve Çay Bahçesi denen tepeye çıktık. Burada çayla ilgili ölçümler yapılıyor. (Bu arada öğrendiğim yeni bir şey: dünyadaki en sağlıklı, en doğal çay Karadeniz'de yetişiyormuş. Nedeni de aslında genelde nemli ve sıcak iklimi seven ve ekvatorda yetişen çay bitkisi, bu ülkelerde haşerelere karşı bolca ilaçlanıyormuş ve bu kimyasallar çayın üzerinde kalıyormuş. Rize'deki çayın üzerine kışın kar yağdığından haşere falan olmuyormuş. Yani bizim çayımız organikmiş.)
Bu arada o bahçe inanılmaz güzel. Fotoğraflar o tepeden. Tepelerin eteklerinde de çay bitkisi mevcut. Tam da şimdi toplama zamanıymış.
Hele oranın müdürü bir amca vardı ki, evlere şenlik. Her konuyla ilgili bir fıkrası vardı kendisinin. Hatta fıkraları artık yaşamıyla özdeşleştirmiş, sanki kendi yaşamış gibi her fırsatta bir fıkra patlatıverdi. Mesela bi tane : ) O tepeden aşağı bakan turist bir kadın demiş ki, aaa bu kadarcık mı Rize? Amca da ona demiş ki ' ne bekliyordun ki' ütülesen şu dağları Konya ovası gibi olur ama.... Onun üzerine de şu fıkrayı anlattı: " Kadın fırından ekmek almış, eve gelmiş ki ne görsün, içinden bir adet çorap çıkmış. Hemen koşmuş fırına 'uuuy demiş, ekmekten çorap çıktu da...'
Fırıncı da ne demiş? Ne bekleydun ki? Şu kadarcık ekmeğin içinden takım elbise mi çıkaydu? :)))
Neyse amcayla sohbetimizi yaptık, kısa bir Rize turu yaptık, zaten uzun yapamazdık, Rize el kadar bi yer... Oradan gittik merkeze sunumumuzu yaptık. Ve yorgunluktan sersefil halde gecenin 12'sinde evimize vardık. Kuzucuğumu da taaa bu sabah görebildim.
Yani anlayacağınız Rize'nin fragmanını gördüm. Darısı, Uzungöl'ü, Maçka'yı, Fırtına'yı, yaylaları göreceğim uzun versiyonuna...

1 yorum:

bestofbeste dedi ki...

Yaz biraz buyusun, birlikte gidersiniz murat'la, ailecek. herkes bi gorsun degil mi ama memleketini :p eniiste kızma baldiza hemen isteeee