30 Ekim 2009 Cuma

kazanılan/kaybolan sözcükler, oyunlar, şarkılar















Şu günlerde konuşmaya çok hazır olduğunu görüyorum Yaz'ın... Bir kelimeyi söyler söylemez aynen taklit edebiliyor. Ama bazıları ertesi güne kalmıyor ne yazık ki. Bazıları ise kalıcı depoda...
Hadi demeyi öğrenmişti mesela, 2 gündür kendisinden haber alınamıyor.
Neler var kelimelerden?
-Anni, anne, amne

-Baba, papa

- Meeer (mert)

- Hadi (belki geri gelir)

- Tik tak tik tak (kalp atışı)

- Dede (gerçek manasında söylemeye başladı)

- ananenene ( bu ya annenin tekrarı ya da anneanne)

- Pağtaaa (Paytak-TRT Çocuktan)

-Buu (Burun)

-Bitti ( Ama bundan da haber alınamıyor iki üç gündür.)
Yani dökülecek sanki ama baklava dilinin altında henüz.
......

Ku vak vak şarkımızı iyice öğrendik, yerleştirdik. Elimizle kuvak vak yapıyoruz hemen, finalinde de illa alkışlıyoruz.

Deve-cüce oynuyoruz. Deve diyince parmaklarımızın ucunda yükseliyor, cüce derken çömeliyoruz.

Doktorculuk oynuyoruz.

Legoyla tanıştık. Ama amacı tam anlayamadık henüz. Kutusundan çıkartıp, çıkartıp geri koyuyoruz.

Böyle böyle bişeyler işte...

limon,kuskus ve dışarıda yemek...



Dışarılarda bi yerlerde yemek yiyorsak, tek istediğim siparişin bir an önce gelmesi... O vakit uzadıkça, bize ayrılan sürenin dolma ihtimali artıyor. İlk başlarda değişik bir yerde oturmanın verdiği heyecan yavaş yavaş sıkıntıya dönüşüyor Yaz kız üzerinde... Oyalamak için ortaya oyuncaklar çıkıyor, şaklabanlıklar yapılıyor, maalesef ekmek parçası veriliyor ele ki, kalkmak istemesin. Eğer isterse vay halimize. Bir kızgınlık nidası var ki: "Neneneneneneeee " diye arka arkaya sıraladığı. Şu gördüğünüz yemekteyken, o inat anında dedesi aradı, kulaklarına inanamamış. Neyse limon hala baştacımız... Limonun üzerine de kuskus yedik bir parça Allahtan... 1. videoda limonu nasıl paçavraya çevirdiğimiz, 2. videoda da tik tak var :)
Bu arada dağarcığımıza yeni eklenen kelimemiz: Kalbin nasıl atıyor Yaz?
"Tik tak, tik tak..."

pamuk ve maşa...




Füsfüs'ün blogunda gördüm, deneyeyim dedim. Gerekli malzeme: Küçük pamuklar, buz kalıbı ve şeker maşası...

Maşayla pamuklar alınır, buz kalıbının bölümlerine konulur. Çok kolay gözüküyor değil mi? Ben de öyle düşünmüştüm, ama küçücük parmaklar için maşayı açıp kapamak başarı valla...

Genel olarak aktiviteyi sevdi Yaz. Ama bir süre sonra sıkıldı, önce eliyle alıp, yerleştirmeye başladı pamukları, sonra ondan da vazgeçip, pamukları yolmaya karar verdi. Saolasın fikir için Füsfüs...

29 Ekim 2009 Perşembe

şaşkınım...

...takip edenler biliyorlardır, reklamcıyım. Hala 29 Ekim'lerde, 10 Kasım'larda ilan vermek isteyen müşteriler çıkıyor. [Bu da bir yerde bitebilir] Bir kısmı ilanlara Atatürk koymayı reddediyor artık. Tüketicilerinin bir kısmını kızdırmaktan (!) korkuyor. Bir kısmı ilanlarda edeceğimiz laflarda son derece hassas. Aman suya sabuna dokunmayalım. Bazısının ise bu özel gün ilanlarıyla hiç işi yok. Geldiğimiz nokta bu arkadaşlar. Atatürk giderek bir tabu haline gelmeye başlıyor. Acı ama bu kademe kademe yaşanıyor. Hangi ülkenin başkomutanı bu kadar dışlanır hale getirilir? Bunun altındaki amaçlar nedir aslında belli.
Bir ülkenin dilini, atasını yok edersen, millet bilincini de yavaş yavaş silebilirsin.
Eeee her şey yıkılsın, baştan kurulsun, taş taş üstünde kalmasın diye düşünenler de var.Öyle baktığımızda tabii doğru yoldayız, aynen böyle devam edelim.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Film değil, gerçek... NEFES

... gerçek olmasa, başını çevirirsin yana, görüntülerin seni rahatsız etmesine izin vermezsin. Ağlamazsın belki de. Düşünmezsin ateş düşen yürekleri... Sen de yüreğine ateş düşürmezsin. Film der geçersin. Ama gerçek! Nefes'i seyretmediyseniz henüz, seyredin. Ama nefessiz kalacağınızı, salonda hıçkırıklarınızın yankılanmasını göze alın. Ben dağıldım açıkçası seyrederken. Boğazım düğümlendi.
Gerçekliğini bildiğim şeylerin önümde sahne sahne canlandırılmasına... Yönetmeni ve yapımcısı Levent Semerci'yi tanırım. Reklam yönetmenidir kendisi. Zaten sever sayardım, filmi seyrettim, şapka çıkarttım. Diyaloglar, konunun ortaya konuşu, kanayan Güney doğu sorununun ete kemiğe büründüğü mükemmel kast seçimi, bulut çekimlerinin nefes kesen güzelliği...
Hepsi için Levent Semerci'yi tebrik ederim.
- Sen doktorsun, Orhan'ı kafasından vuran terörist gelse onu da tedavi eder misin?
-Ederim...
-Kardeşini de vursa yine tedavi eder misin?
-Ederim...
-Hipokrat yemini ettin tabii... Ama dağların yemini başkadır.

.....

-Sen bankacısın, ben ev almak için kredi istesem, bana verirler mi?
-Teminat isterler.
-Benim teminatım dağlardır.
-Ama teminatınızın size ait olması gerekir.
-Yani bana kredi vermezsiniz.
......

-Komutanım siz hiç aşık oldunuz mu?

.....
-Bazen aşk büyük şeylere küçük gelir.

......
- Orhan evliydi, bir çocuğu vardı, ve hiç binemediği yeni bir arabası...
....
- Bu çocukların hepsi farklı farklıdır. Ama kimse farklı olduklarını anlamaz....

.......................

Bilinçli anne????















...okursun, okursun, okursun. Araştırırsın, sorar, soruşturursun. Yetmez danışırsın. Yetmez seyredersin. Ağzından çıkanları ölçer tartarsın. Daha anne karnından itibaren güzel müzikler dinler, dinletir, faydalı DVD'ler seyrettirmeye çalışırsın. Gelişmesine yarayacak oyunlar ararsın, oyuncaklar bulursun. Daha çabuk konuşsun diye sürekli konuşur, teşvik etmeye çalışırsın. Geçmişte yapılan hataları yapmamaya, ya da o günün şartlarında bilinmeden atılan yanlış adımları atmamaya çalışırsın. Ne bileyim kendince uğraşırsın işte. Sonra ne olur? Bir gün bakıcı gelir, Kral FM'i açar...
Bilmiyorum, bazen siz de öyle hissetmiyor musunuz? Biz buralarda, ofiste, okuyup dururken, evde bir filiz büyüyor. Umarım yeteriz ona, akşamdan akşama....

doktorculuk mu, evcilik mi?

En son aşısına gittiğimizde doktorumuz bu yaşlarda artık doktora tepki başlar ve kontrol ettirmez kendini bi türlü dedi. Ki gerçekten de, eli ayağı durmamıştı, sonrasındaki günlerde de dikiş hadisesi çıkmasın mı, doktorlarla bi yakın oldu yavrucak üst üste...
Neyse aşı olduğu gün doktor, bir doktor seti alın, arada oynayın da alışsın dedi. Dün aldım. Çok komik. Steteskopu telefona benzetti kulağımıza götürünce, alo dedi. Doktor setinin yanında da bonusumuz tencere-tabak seti... Bayılıyor ya, yedirmeye, hem bize, hem de bebeklerine yedirsin dursun bakalım. Ne komik... Kuzucum evcilik mi oynayacak şimdi :)

27 Ekim 2009 Salı

Geç kalmış keşfim.



Murat dün gece, Erkan Özarman şerefine düzenlenen konserde çalışıyordu. Konserin konuk sanatçısı Sylvie Vartan'dı... Ne garip değil mi? Bazen bir isim hafızada bi' yerlerde duruyor sanki ama derinlemesine düşününce en küçük bir bilgi yok. Meğer Sylvie Vartan abla buymuş, Fransız şarkıcı, Ajdavari...












Bu da Haber Turk'ten:
" Koreografileri ve dans şovları ile dünyada gerçek bir yıldız olarak ünlenen Vartan, özellikle Fransız ve İtalyan televizyonlarının şov yıldızı haline gelmiş ve ''Cette lettrre-la'' ve ''Irresistiblement'' adlı hitleriyle Avrupa'nın şarkılarını ezberlediği bir efsaneye dönüşmüştü.

Caz şarkıları da söyleyen ve 2005 yılında Dünya Sağlık Örgütünün Avrupa'da ''Anne ve Çocuk Sağlığı'' İyi Niyet Elçisi seçilen Sylvie Vartan, Fransa'da hem şarkı söyleyip hem dans eden ilk yıldız olarak Fransız popunun ikonlarından biri olarak kabul ediliyor."

En sevdiğim dizi, en sevdiğim müzik ve HADİ sürprizi...

Veeee karşınızda Gece Bahçesi... Yoksa siz Ezel, Aşk-ı memnu falan gibi dizilerden birini mi söyleyeceğim sandınız?
Ya bu kadar mı sevimli tiplemeler olur, bu kadar da mı akılda kalıcı bir müzik olur...
Bİzimkinin bunun başlangıç müziğini duyduğu anki sevincini bir görseniz, eller çırpılıyor, simit gibi gülünüyor, ve dans başlıyor.
BBC yapımı kendisi... TRT Çocuk'ta yayınlanıyor. Her gün 20.30'da... Biz müdavimiyiz, siz de bir seyredin, çok keyifli...

İşte İggle Piggle ve Upsy Daisy...











İşte Tombilibular....







Ve işte makapaka...












İzlemek isterseniz:

Ve dün gecenin sürprizi: Gece Bahçesi'nden az önce (heyecanla beklerken) bir başka çizgi film vardı, habire hadi, hadi diyorlardı. Yaz bücürü, döndü bana ve oldukça net bir şekilde "hadi, hadi" dedi. Çok güzeldi. :)

26 Ekim 2009 Pazartesi

Minimui ve music together...













Minimui çok özenli hazırlanmış bir bebek-çocuk dergisi, sanal cinsinden... Bu ayki sayısında blogunu da severek izlediğim( Ada Kızım) Yapıncak ve tatlılar tatlısı kızı Ada da konuk olmuş. Bir piyano çalması var ki, bayılıcaksınız tatlılığına... (Sayfa 67'de...) Bu arada, Yapıncak oradaki videosunda da anlatıyor, Musictogether diye bir etkinliği gerçekleştiriyor. Çocuklar aileleriyle birlikte müzik yapıyorlar ve böylece dünya müziğiyle kendilerini geliştiriyorlar. Aileler de bir arada öğrenmenin, eğlenmenin keyfini yaşıyorlar. Az önce inceledim, gerçekten keyifli, ilgilenirseniz buyrun burdan bakın.
Ben ilk fırsatta gitmek istiyorum, fırsat bulabilirsek.... Çünkü bu enerji depolarının enerjilerini doğru kanalize edecek yollar bulmak lazım diye düşünüyorum.

Hafiflik...



















Şöyle bir ruh hali içinde olmak gerek şimdi. Hafif, rahat, uçarı, haşarı, gamsız, tasasız...
Güzel şeyler düşünmeli, konuşmalı, çağırmalı, yaratmalı...
İstemeli, istemeyi bilmeli...
Güvenmeli, güvenilmeli...
Rahatlayıp, rahatlatabilmeli...
Paylaşmalı, paylaşılanı alabilmeli...
Dinlemeli, anlatmayı bilmeli...

Bugün hafif olsun ruhum... Tüyden hafif, kanat kadar uçuşkan...

iyiyiz... çok şükür.

Cumartesiyi atlattık çok şükür... küçük bir kesik, ya da yarık ne heyecana neden oldu... başta dikiş yerine bantla (doku yapıştırıcı diyorlar) müdahale, çocuğun çifte stres yaşamasına sebebiyet verdi.
Cumartesi sabahın köründe uyanmanın verdiği şaşkınlıkla çıktı yola küçüğüm. Gezmeye gittiğini sandığı için beklerken epey eğlendirdi kendini. Bizi içeriye aldıklarında, ameliyatını bekleyen hastalar arasında dolaşıp onlara gülücükler verdi, moral oldu onlara da. Benim en korktuğum aşama, bizden ayrılıp, içeri götürecekleri andı. Neyse ki, bir ilaç verdiler. Aslında gerilmiş olmasak, hali çok komikti. Sarhoş gibi, yan gülüşle bize gülücük veriyordu gitmeden önce. Gidene kadar kitap okudum ona...
...15 -20 dakika sürdü sanırım. Uyanırken bizi içeri aldılar. Ben yarı baygın bulacağımı sanıyordum, Allaaah, ortalığı ayağa kaldırmış. Kucağıma gelince sustu kuzucum. Açlıktan da biraz huysuzluk yaptı. Hastanenin verdiği kaşar ekmeğe bir saldırışı vardı ki...
Şimdi keyfimiz yerinde... Anneannesi, babaannesi, dedesi, teyzesi, yanındaydı cumartesi. Beeeeert telefonla canlı yayındaydı. Onlarla moral motivasyon buldu. Sonrasında da...
Ev aktiviteleri yaptık birlikte...









Harflerle haşır neşir olduk...










ku vak vak şarkısını öğrendik...












döke saça özgürce yemek yedik.











sanatsal faaliyetlerde bulunduk :))


Ku vak vak vak, ku vak vak vak kuyruğun neredeeee? ( Ben senin bu küçücük kuyruğunu yerim hayatım benim. )









Arayıp sorayan, buraya yazan herkese çok teşekkürler... Allah hepimizi, miniklerimizi korusun :)

23 Ekim 2009 Cuma

içim ezildi!

...sabah bantları çıkartmaya Acıbadem acile gittik. Çıkartıp laylaylom evimize gidecektik. Bant, canhıraş çıkartıldı ve bugünkü doktor, yarık kapanmamış, dikiş lazım dedi. Ne diyorsunuz diye bize sordu. Dikiş olmazsa iz kalabilirmiş. Eeee niye o gün bunu bize söylemediniz o zaman...
Amerikan Hastanesi'ndeki kendi doktorumuzu aradım oradan. Bizim buradaki plastik cerraha gösterin dedi. Amerikan'a geçtik oradan. Doktor dedi ki, dikiş atalım. Ama bu yaştaki bir bebeğe ancak genel anesteziyle dikiş atabiliriz ve karnının aç olması gerekiyor.Genel anestezi mi??????
Ama düşününce nasıl başedilir de bu yavru kuşun eliyle ayağıyla da dikiş atılır ki başka bilemiyorum. Yarın sabah gidip, tahlilleri yaptıracağız,(bakalım nasıl kıyametle) sonra da anesteziyle dikiş atılacak. Dua edin, kolay geçsin, korkmasın kuzucum çok.

İnsanın içinin ezilmesi böyle bir şey....

22 Ekim 2009 Perşembe

Hikayenin kaç yüzü vardır?

"There are 3 sides of a story: ours, theirs and the truth"
-- Khloé Kardashian


Damacana...

Damacanaları oldum olası çok seviyor küçüğüm. Geçen gün çok güldürdü beni, araya düşmeler falan girdi, yazamamıştım.
Damacananın yanına gitmiş, bakmış boş, babasına seslenmiş:"Lil" diye... Lil ne demek bilmiyorum henüz, çünkü farklı yerlerde kullanıyor. Neyse, lil lil demiş, babasını paçasından çekiştirmiş, sonra da iki elini yana açıp "yok" diye babasına göstermiş.
Yani bücürüm büyümüş de, suyun bittiğini haber veriyor bize....

"Merhaba!"

Bugün geldi bu hikaye mail kutuma... Karşılaştığımız merhabalar hep şu elin uzandığı içtenlikte, çıkarsızlıkta ve bir çocuğun merhabasındaki gerçeklikte olsa(olsun) dileğiyle paylaşmak istedim:
Merhaba demek ne demek? Hiç düşündünüz mü? ya da bilen var mi içinizde?
'merhaba' ne anlama geliyor diye?.
Çok ilginç bir o kadar da hoş ve sıcak bir anlamı varmış meğer...
'Merhaba' aslında farsça kökenli olup
''benden size zarar gelmez'' anlamına geliyormuş. Çok hoş değil mi?
Bunu öğrendikten sonra karşımdaki insana merhaba demek daha bir anlamlı oldu
benim için,
bu mesajı okuyan herkese benden;
'Merhaba'
NOT: Atatürk Türk Ordusuna Merhabayı sokan bir lider. Bilindiği gibi
Osmanlı ordusunda İçtimalarda Komutanlar Askeri '' Selamün aleyküm asker ''
diye selamlar, asker de ''essalmün aleyküm '' diye cevap verirdi.
Atatürk üsteğmen.
Selanik'te Alay komutanı rahatsızlanıyor istirahat verilip gönderiliyor.
Alayda bir çok kıdemli subay olmasına rağmen Alay komutanı vekilliği geçici olarak
Atatürk'e veriliyor.
Atatürk ilk içtima sabahı atının üstünde alayın önüne geliyor ve birden
aklına Selamün aleyküm yerine '' MERHABA ASKER '' demek geliyor. Asker önce ne
cevap vereceğini bilemiyor bir an alay efradında duraksama yaşanıyor.
Atatürk ikinci kez ve daha gür ve sert bir şekilde MERHABA ASKER i tekrarlıyor.
Asker de o an kendiliğinden ''Sağol '' ile cevap veriyor. Atatürk can dostu
Nuri CONKER İLE iSTANBUL FLORYADA sohbet yaparken ''Nuri biliyor musun
Merhaba Asker i bu orduya ben soktum '' diyerek yukardaki olayı anlatmıştır.
--
Kemal Tanrıöver

21 Ekim 2009 Çarşamba

Uf oldu!

....Dün sabah 11 civarında evi aradığımda annem çıktı karşıma, önce hiç aklıma bir şey gelmedi, herhalde otomatik olarak annemi çevirdim galiba dedim. Naber derken, annem dedi ki, kız düşmüş beni apar topar çağırdılar. Beynim uyuştu o an sanki... Ne?Nasıl yani? Nerden?Nasıl?
Evde temizlik vardı bu arada, Gül ablası da süt hazırlamaya gitmiş. Küçük aşkım, CD'lerle oynarken, üzerine basmış düşmüş, başını sehpaya çarpmış. Annemi öyle bir aramışlar ki, kadının yüreği ağzına gelmiş, cep telefonunu falan kırmış yanlışlıkla düşürüp. Arayıp, "Çabuk gel, Yaz düştü, başı yarıldı" demişler...
Neyse annem hemen aldı, sağlık ocağına götürdü, ilk etapta. Çizik mi, yarık mı, dikiş lazım mı diye sormaya? Babası ve ben de yola çıktık aynı anda eve doğru... Bu arada rahat rahat yazıyorum dikiş falan diye... İlk duyduğumda, dikiş mi diyip şoka girdim. Uzakta da olunca insan hayal edemiyor nasıl bir şeyle karşılaşacağını.
Çıktım yola... O sırada sağlık ocağından haber geldi, ordaki kadın haliyle çok fazla karışmak istememiş, aman iz kalır belki hastaneye gidin, belki dikiş atarlar demiş. Hadi bakalım, kafayı yer misin, yemez misin?
Acıbadem acile girdiğimizdeki sahne çok sinirdi. Bir baktım benim conconumu almışlar, yatırmışlar sedyeye, kafasında 100 kişi, biri tutuyor, biri bişeyler yapıyor. Bizimki çığlık, çığlık, tekme atıyor. Önce dikiş falan atılıyor sandım, bizi beklemeden... Bağırıyorum, noluyor diye?
Neyse ki doktor dikişe gerek görmemiş, yapıştırmışlar yarayı, bantlamışlar. Kaşının hemen altı...
Bizi görünce, kucağıma gelince bir rahatladı, kendini güvende hissetti ve sabahtan beri ağlamaktan yorgun kucağımda uyayakaldı. 3 gün bantlı dolaşacak, çıkartmaya çalışmazsa...
Offff diyorum, Allah beterinden saklasın. Geçen gün korku yazısı yazmıştım. Korku bu işte...
Bu arada eve vardığımızda, kadın başladı ağlamaya. Sakın yanlış anlamayın, dikkat etmiyorum diye düşünmeyin, çok kötü oldum dedi.
Ya aslında, olacak her yerde oluyor, sadece anne uzaktayken yüreği pır pır oluveriyor işte...
Allah hepimizin çocuğunu korusun, gözetsin, kazalardan korusun.

20 Ekim 2009 Salı

Kuzey ay düğümü...

Aslında astrolojiyle pek ilgilenmezdim. Yani o klasik burç muhabbeti kısmıyla... "Hangi burçtansın?"bölümü işin hafif ve avam tarafı. Yoksa bilimsel açıklamalar, hesaplar ilginç ipuçları veriyor insana... Geçen haftaya kadar Aslan burcuyum der gezerdim, ötesini de fazla sorgulamazdım.
Geçen hafta, şöyle bir bahsetmiştim, rüyalarla ilgili bir çalışmaya başladım Bir grup çalışması bu... Rüyalarımızla kendimizi tanıma yolunda bir adım daha atacağız. Bilinçaltımızda saklı duran kirli çamaşırlar varsa, ki kesin vardır, su üstüne çıkartmaya gayret edeceğiz. Kişisel gelişimle ilgili farklı yollar ara ara gelir bulur beni. Demek sırada bu varmış. Neyse o çalışma sırasında duydum, kuzey ay düğümünü...
Geçmişte ne olduğun, bu yaşama neler taşıdığın ve aslında neleri çözmek için bu hayata geldiğini söylüyor, kuzey ay düğümü...
Kuzey ay düğümüne göre ben oğlakmışım mesela... Bazı cevaplar buldum kendi yaşamıma yansıyan...
Hani birilerine öğüt veririz ya, kafamıza göre, aslında karşımızdakinin neye ihtiyacı olduğunu, buraya neyi halletmeye geldiğini bilmeden... Belki de karşımızdakinin bizim inanışımızın tersine olan yolda gitmesi gerekiyordur, o yolda öğrenecekleri vardır. Bi' açıp bakmak ufkumuzu genişletebilir, ne dersiniz?
Aşağıdaki linkten kendi kuzey ay düğümünüzü bulabilirsiniz, bakalım neymişsiniz:
http://www.derki.com/sayfalar4/aycanruhsal.html

19 Ekim 2009 Pazartesi

Beyin göçü...

Yüksek lisansta hocam olmuştu, ne şanslıyım ki... Ünsal Oskay. Farklıydı. Dersten çıkmaya can attığınız değil, koşarak gittiğiniz, ders hiç bitmesin dediğiniz türden bir hocaydı. Beyindi bir kere dev bir beyin. Derya gibiydi. Bİr uçtan başlar, hangi uçtan çıktığına inanamazdınız. Ağzının içine bakarak dinlerdiniz öyle... Okurdu, yazardı, bilirdi, ama yaşamayı da severdi. Beste yazmış az önce, "Bu havada derste ne işiniz var, gidin aşık olun" demiş mesela. Vosvosu vardı başa bela... Habire okulun bahçesinde onu tamire çalışırdı. Onca kafasızın son model otomobillerle fink ettiği Nişantaşı'nda o kafasında mücevher taşıyarak, vosvosa binerdi. Sadece prof olmayı hedefe yerleştirmiş amcalara inat, o bilgiyi severdi.
Şunu düşündüm öldüğünü duyunca... Sen onca şey biriktir, bunca sene oku, oku, oku... O hazine gibi beyninin şalterini kapat, git. Yok yok insan inanamıyor. Olsa olsa başka bir boyuta bir beyin göçü bu...

Güle güle hocam...

Katılma...















Cuma akşamı ilk defa şöyle bir şey geldi başıma, ben telefonla konuşurken, yanıma koşa koşa geldi, [Allahtan halının üzerinde] düştü. Gayet yumuşak bir düşüştü aslında. Önce gayet normal karşıladım, yok bişey yok dedim. Ama çocuğun ağzı ağlar gibi oldu, bir türlü ağlıyamıyor, ağzından ses çıkmıyor. Yüreğim nasıl ağzıma geldi, ne yapacağımı şaşırdım. Kucağıma aldım, sırtına vurdum... Katılma dedikleri şey... Ömrümden ömür gitti. Neyse ki 30 sn içinde düzeldi, ve koltuğun üstünde döke saça pilav yemek istedi kendi başına, bıraktım, o an için ne yaparsa, nasıl yaparsa yapsın...
Sonra baktım internetten katılma ne demek, ne yapmalı diye, buyrun tık tık....

15.ay bilançosu

Doktorumuza gittik hafta sonu. Boyu 4 cm uzamış cimcimemin. Kilosu 11 kilo 800 olmuş. Bu kontrolde anladı başına bir şey geleceğini, bastı yaygarayı... Daha öncekilerde, çevreyle ilgileneceğim diye aşı olma anına kadar laylaylom olurdu. Doktorumuz da eve bir doktor seti alın, doktorculuk oynayın dedin, biraz alışsın diye... Neyse aşımızı kavga kıyamet olduk.
Ama bizim isyankar genç, kulağına dişine baktırtmamak için elinden geleni yaptı. Her şey yolundaymış sevgili doktorumuzun söylediğine göre... Aptamil verme artık, normal süt içsin sadece dedi, ben bizim cadı yemek fazla yemiyor diye endişeleniyordum, meğer iyi kilo almış.
Doktordan sonra İstinye Park'a gittik, biraz dolaştık. Garfield abiden diğer kardeşler koşarak kaçtı, bizim cesur şovalye gidip elini sıktı. Sonra bir mağazadaki platformun üzerine oturup, satıcı abiyle poz verdi objektiflere...

16 Ekim 2009 Cuma

Haftanın sonu

... dişimde oyulurcasına bir sızı... sonucunu beklediğimiz
birkaç sunum... inceleme altına aldığım rüyalarım... bu hafta birkaç olayda kafasına göre takıldığını keşfettiğim 'abla'ya karşı kızgınlık... ve dün akşam göremediğim conconuma özlemle hafta sonuna giriyorum!

Hafta sonu hepsine iyi gelsin inşallah...

15 Ekim 2009 Perşembe

Dengeler...















"Evrende her şey ince bir denge üstünde... Bütün ilişkilerimiz nasıl da hassas bir nokta üzerinde yükseliyor. Sağa ya da sola yapacağımız fazladan bir oynama deprem etkisi yaratma gücüne sahip. Kelebek etkisi gibi.
Patronunla, arkadaşınla, sevgilinle, çocuğunla, anan-babanla, altındaki çalışanınla... Kurduğun her ilişki kendi kurallarını, kendi manifestolarını getiriyor beraberinde. Tek başına yükselen, zirvesine kimseyi yanaştırmayan asi bir dağ olmayı da seçebilirsin, irili ufaklı çakıl taşlarını etrafında toplayarak uyum içinde akabilirsin de hayata.
Hepsi senin seçimin, senin sorumluluğun. Bütün cevaplar senin içinde..." Kişisel gelişim uzmanı bunları söyledikten sonra koltuğunu itti, ayağa kalktı. İçerideki adamı kapıya doğru yönlendirdi ve kocaman bir gülümsemeyle:"Borcunuz 200 TL" dedi...
Adam, serin rüzgarı yanaklarında hissettiğinde aklından şunlar geçiyordu. "Ne kadar doğruydu tüm söylenenler, tespitler, yönlendirmeler... "Muzipce gülümsedi kendi kendine. "...ama keşke zaten içinde olanı çıkartmak için 200 TL vermesi gerekmesiydi..." Ayağı tökezledi arnavut kaldırımında, tekrar dengesini kurduğunda ellerini cebine soktu, ayakkabısının ucuyla küçük taşları şöyle bir savurdu ve ıslık çalarak Fransız Sokağı'na giden yolda kayboldu.


Öykü atölyesinin fotoğrafın dili çalışması için yazıldı....

14 Ekim 2009 Çarşamba

Korku...

Öykü Atölyesi'nin yeni kelimesi üzerine yazdığım öykü...

En çok korkunun kendisinden korkardı. Çünkü korku elini kolunu bağlardı insanın. Kararlarını bile doğru veremez hale gelirdi. Yıllarca korkunun türleriyle değil, tam da kendisiyle savaşmıştı. Ama korku pusuda beklerdi, zayıf anında saldırmak için…


Derinlerde kalmış, üstü kapatılmış tüm korkular da çıkardı böyle zamanlarda ortaya… Geç saatte gelen telefonun korkusu, sevdiği birine bişey olur korkusu, yalana maruz kalma korkusu, kandırılma korkusu, ya güvenmediğimi düşünürse korkusu, hoşlanmadığı, nefret ettiği bir insana
dönüşme korkusu, evrenin akışına güvenmeyerek hayat görüşüne ters düşme korkusu…

Hani korkmazdı hiçbir şeyden? Bütün bu korkularıyla hesaplaşmamış mıydı zamanında? Ama hayat bir bilgisayar oyunu gibi yeni level’lar sunuyordu önüne. Yeniden sevgiye dönüştürülmesi gereken korkular… Üzerinde çalışılması gereken. Pes etmeden… Çünkü iki dürtüden oluşurdu insan , korku ve sevgi… Ve ancak sevgi iyileştirebilirdi korkuyu. Geç olmuştu, gece lambasını söndürdü, okuduğu kitabı yandaki komodinin üzerine koydu, kaldığı sayfayı kıvırıp. Neydi sorun topu topu? 18 yaşındaki kızı ilk defa arkadaşlarıyla tatile gitmek için izin istemişti, yarın cevabını vermeliydi. Kararını korkularla değil, sevgiyle vermeye niyet ederek, uyumaya çalıştı…

Dün farklı platformlarda çeşitli nedenlerle konuşmuştuk 'korku' hakkında... Bugün bir baktım öykü atölyesinin yeni kelimesi 'korku'... Yazasım geldi:
http://oykuatolyesi.blogspot.com/2009/10/yeni-kelime-korku.html

13 Ekim 2009 Salı

Saat 08.10...




















...sabahları çıkmam gereken saat! Yaz uyanalı sadece 10 dakika olmuş. Henüz yatakta keyif yapıyor. Elimi tutuyor, şirinlikler yapıyor, cilveleşiyor. Daha kendisi de yataktan kalkmaya hazır değil. Ve benim onu ayaklandırırsam, malum saatte çıkmam imkansız. Öpüşler, kokuşlar, paçaya yapışmalar en az 25 dakika...
Bugün bay bay'ımı yataktayken yaptım ona... Öpücüğümü verdim, ben işe gideyim artık, akşama bol bol oynarız dedim. Sonra da oyuncak verdim bir tane eline... Kandırmak gibi gözüküyor ama teselli etmek diyelim... Ama dönüp çıkmak zorunda kaldım odadan, ağlıyordu.
Ablası kaldı yanında. Kapıyı çektik, çıktık. O da ne kitabımı unutmuşum. Geri döndüm, onca uğraştan sonra... Bizimkiler gelmiş, salona oturmuş. Bİzimkinin yanakları sırılsıklam yaşlardan. Beni görünce uzanmak ister gibi elini uzattı.

Biz bir kez daha kapıyı kapatıp çıktık. Ama bir şey evde kaldı, çok önemli bir şey; kalbim:-(