30 Nisan 2010 Cuma

yaşamak dönme dolap gibidir


Küçükken sisli, puslu Ankara'nın içinde renkli bir çocukluk yaşamaya çalışıyorduk.
Sokakta dalya oynayarak, kukalı saklambaç ya da istopla şenlendireceğimiz akşam saatlerini bekliyorduk.
Akşam 6 oldu mu anne-babamızı bekleşmeye başlıyorduk kardeşimle pencere önlerinde.
Onlar gelmeden çıkmamız yasaktı çünkü.
En büyük tutkum
Gençlik Parkı'ndaki Lunapark'a gitmekti.Her doğum günümü orada kutlamak için siparişimi verirdim çok önceden.
Meğer öyle döküntü ve tabiri caizse kıro biyermiş ki o vakitler Gençlik Parkı.
Ama kırmazlardı, giderdik önce havuz gibi bir su kenarı vardı,
orada doğum günü yemeğimizi yerdik.
O yemek bitmek bilmezdi. Aklımız lunaparktaydı çünkü.
Bir an önce tabağımızdakileri bitirir,sonra koşa koşa o bana çok renkli ve harikalar diyarı gibi gözüken oyuncaklara giderdik.
Hepsini dolaşırdık tek tek. Balerin, korku tüneli, çarpışan otomobiller, dönme dolap, galaksi ( o zaman yeni gelmişti, raylarda müthiş bir eğimle aşağıya doğru inen bir alet)...
Bir tek o dönen iskemlelere binmezdik.
Güvenli bulmazdı babam.
Oraya gitmek bizim için keyifti, ama anne ve babam için bilemiyorum.
Olsa olsa bizi keyifli görmek onları mutlu ediyordu.
Şimdiki aklımla düşünüyorum da galiba zaten bunu onların görevi görüyorduk.
Aksini sorgulamıyorduk bile.Dünyanın etrafımızda döndüğünü sanıyorduk.
Bugün bizim için, bize renkli anılar bırakmak için ne kadar uğraştıklarını,
kendi isteklerinden ne kadar vazgeçtiklerini yaşayarak anlıyorum.
Bunu insanın isteye isteye, severek yaptığını da biliyorum...
Ama bu vesileyle içimden bir teşekkür koptu onlar için.Yüzüne karşı söyleme şansım olan ve olmayan iki kişiye
anneme ve babama teşekkür etmek istedim bugün.
Ve fotoğraflarıyla bu yazıya ilham olan, beni o günlere götüren Nilay'a da sevgiler...


29 Nisan 2010 Perşembe

Zıpzıp ve Motherhood



Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik...
video
(annen şarkıyı nasıl da sallamış ama di mi şekerfarecim?)


Bikaç gündür işten geldiğimde şöyle bir rutinimiz var,
kapıdan giriyorum, hadi dans diyorum,
ona aldığımız çocuk şarkıları CD'si eşliğinde
zıp zıplıyoruz, çok eğleniyoruz.
.....................

MOTHERHOOD
Dün aylardır çekmecemde gününü bekleyen Motherhood'u seyredebildim.
Özellikle baş kısmında, Uma Thurman'ın müthiş performansıyla
bunalıma girmeme ramak kalmıştı.
Özellikle kadının sırtında bebek, kucağında köpek eli kolu dolu bir şekilde
her şeyi halletmeye çalıştığı sahnede anneliğin rutinlerine ayna tutması açısından
sinirler bozuluyor. Ama Amerikan sineması, tabii mutsuz bir sona ve umutsuzluğa izin vermiyor. Finalde meğerse ne kadar mutluyuz modunda kapanıyor. Ay finali söyledin,
içine ettin, diyen olursa aradaki detaylar için bile seyredelir film. (Üstelik, bi de kadın blog yazarı buyurun bakalım.)
Özellikle annelik nedir sorusuna çok güzel yanıtlar var filmin içinde...

..............

Biz dün gece ilk defa suluboya yaptık.
Aman nasıl ciddi, nasıl ciddi...
Soru soruyorum çıt yok.
Sanırsınız dünyanın en önemli görevini vermişler hatuna.
Ama çocuk olmanın da bu tarafı güzel değil mi?
Bir fırçayı suya sokup çıkartmayı dünyanın en önemli işi gibi yapabilmek,
hakkını verebilmek.
(Bu arada başlamadan önce komik bir diyalog geçti aramızda,
boyanın kapağını açarken, hazır mısın dedim,
hazırıııım dedi. Anne hazır mı dedim, hazııır dedi.
Kim hazır değil diye bi soru attım.
-Baba dedi. Evde yoktu da :))))





28 Nisan 2010 Çarşamba

sabah çıkarken...

Şekerfare, sabah çıkarken bay bay deyip, öpücük gönderirse, hele de
seni sevieogruam benzeri bişeyleri söylemeye çalışırsa işe gitmek daha kolay.
Bu hafta annelerin dünyasında konumuz 'anne işe gitti.'
Peki anne işe gidene kadar, neler oluyor, nasıl hazırlanabiliyor?
Tık tık burada.


27 Nisan 2010 Salı

Gemi

Dün sabah tam evden çıkacakken,
masanın üzerindeki çantama baktı şekerfarem
ve parmağıyla göstererek, bombayı patlattı.
-GEMİ.
Doğru valla, bakınca şöyle gemi gibi çanta :)


Burası E-5. Yolun kenarındaki duvarın üstünde oturan çocuklara bakın.
Çok enteresan bir görüntü geldi o an bana.
Sanırsın, bahçelerinin duvarında çekirdek çitliyorlar.


26 Nisan 2010 Pazartesi

Gel pisi pisi

Yüz boyası aldık geçen gün, bütün aile birbirimizi boyadık.
Çok eğlenceli, tavsiye edilir...





Babamız maça gidiyor gibi olmamış mı: -))))



Paylaştık

Dedeyle bir fincan çayı...


Bayram coşkusunu...
Blogcu dostlardan görüp de aklıma düşen
nefis bir tabak krebi...
Hoş beşi...

Sevginin yansımasını...


Üniversiteye hazırlanan güzel saçlı Deniz ablasının çok kıymetli saatlerini...


Balkon sefasını...


El emeğinin hele de şeşil olursa keyfini...

İlk bisikletin sevincini...


Tatlı bir yorgunluğu...

En eğlenceli renkleri....
paylaştık bu 23 Nisan tatilinde...

22 Nisan 2010 Perşembe

Hep ben mi sana okuyacağım?

Küçük hanım, sen de biraz anneye kitap oku
değil mi ama?

video
Sen yaşamının resmini yapmaya başladın...

Biz de ulusca çocukların geleceğine güzel bir resim bırakabiliriz inşallah.
Kuzucum senin ve blogu izleyen annelerin tüm kuzucuklarının 23 Nisan'ı kutlu olsun.
(izlemeyenkilerin de tabii.)



Patron kim?


Çocuğunuz önüne koyduğunuz yemek yerine illa bir ekmek dilimini
kemirmek istiyor. İki kere hayır dedikten sonra, mızmızlanmaya karşı koyamıyor ve veriyor musunuz?

Ağzına götürmemesi gereken bir şeyi 2-3 defa çekiştirmeye çalışıp,
kıyamet kopunca elinde mi bırakıyorsunuz?

Televizyonu göstererek -aç, aç diye bağırınca en fazla bir iki direnip,
sonuçta açıyor musunuz?



Kendi istediğiniz dükkanlara asla giremeyip, oyuncakçılarda
2 saat mi geçiriyorsunuz?

Gece yatmadan önce bir kitabı okuyup, bi daha, bi daha dediğinde
dayanamayıp bilmemkaç defa daha okuyor musunuz?

Cevaplarınız evetse patron siz değilsiniz.

Yaş 2'ye yaklaşınca temel ihtiyaçların karşılanması telaşının yerini davranış modellerini irdeleme, şekillendirme telaşı alıyor.
İlk dönemde, yani bir yenidoğanla karşı karşıya olduğunuzda her ağlayış bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Ve gık ettiğinde yanına koşuyorsunuz, bu ihtiyaçları karşılamak için.
Ama şimdi... İsteklerini yaptırtmak için ağlamayı öğrenen bir bücürün elinde oyuncak olmamak için ne yapmalı?
Örneğin televizyon konusunda ısrarla aç aç aç diyip ağlıyorsa, sofraya gelmemek için direniyorsa ne yapmalı? Duymamazlıktan gelmek? Açıklamaya çalışmak? Seyredip, sakinleşmesine ve başka seçeneği olmadığına inandırmak? Onun istediğini yapmak? Hangisi?
Hangisi, patronun kim olduğunu ona öğretecek?
Sınırları olan çocuk kendini güvende hissedermiş. Sınır koyabilmek de büyük yetenek.
Direnebilmek. Bir markette ya da lokantada ağlayan bir çocuk sussun diye pes etmemek.
Bilmiyorum, çocukluğa geçiş aşamasındayız. Yaşaya deneye öğreneceğiz herhalde.
Bugünlerde evdeki popüler kelimemiz. -Dok(!)
Türkçe meali : YOK...



20 Nisan 2010 Salı

Biz bugün...

İkimiz de iki kuyruğuz... Pippi Uzun Çorap gibi.


Siyah-beyaz da olsak, gülmeyi seviyoruz.

Etrafımızdaki renkleri seviyoruz.


Böyle tatlı objeleri seviyoruz. Hele ki tatlı birinden geldiyse...


Babamızın fotoğrafını çektik biz bugün.
Şekerfarenin elinde kamera...


19 Nisan 2010 Pazartesi

Demez olaydım


Dün kahvaltıya gidelim dedik. Şu bizim oradaki yeni açılan merkeze.
Annemler önden gittiler, bizi orada bekliyorlardı.
Tam gireceğimiz mekanın kapısının önüne bir oyun alanı koymuşlar.
Bu tuzağın önünden geçip, hedefe ulaşmak hiç kolay olmadı.
Ulaşabildiğimizde de, aklı orada kaldığından kıyamet koptu.
Oyun alanı dediğimiz yere balon şişiren ve yüz boyayan bir abla koymuşlar.
Çocukları oyalamak için güzel de, çocukların oyalanmasını istemeyen ana-babalar ne yapacak ;)

Neyse babası aldı onu, biz ilk çayları söylerken biraz götürdü oyun alanına.
Bu arada ben de anneme anlatıyorum. Tracy Hogg'un ikinci kitabını okumaya başladığımdan.
(İlki de çok yardımcı olmuştu bebeklik döneminde. Bunu da Özgecan göndermiş saolsun.)
Neyse, anlatıyorum Tracy abla çocuk tiplerini ayırıyor diyorum.
Melek, kitap, nazlı, hareketli, huysuz diye... Ona göre davranmak lazımmış.
Bizimki şimdi oyun alanını gördü diye böyle. Aslında bizimki kitap ( genel olarak ayına göre kitapların söylediği gelişimi gösteren) çocukla, melek karışımı dedim.
Annem de emin misin dedi. Melek o anlamda değil diye açıkladım , bazı çocuklar yerlere yatıyorlar, melek çocuk ilgisini başka yöne çevirdiğinde sakinleşebilen çocuk.
Zaten melek bizim karışımın çok küçük bir parçası diye ekledim. (Neyse Tracy abla bir derya okumak lazım. )Sonra eve gittik. Yeni tanıştığı Ufuk abisi de var yanımızda, söylediğimi bana yedirtecek ya,
cadı sen içeri girmeyeceğim diye yerlere yat (normalde hiç yapmaz), debelen, gözlerinden yaşlar fışkırsın, hiçbir türlü sakinleştiremedim, ilgisini başka yöne çekemedim.
En son Nemo'yu seyredelim mi, dedim de durdu.
Ya bu çocuklar gerçekten insanı böyle madara edip, ne dediğini bilmez anne modeline sokuyor, mahcup ediyorlar. Ben ne bileyim, bir gün önce güzel güzel çarşı pazar gezen, cafede 40 dakika yemek sofrasında yanımızda oturan çocuğu melek sanmıştım ben: )

Buyrun bu da, kızımın ilk bişeye benzeyen sanat eseri... Artık kafanın içini iki göz, burun, ağızla doldurabiliyor.
Saç bile yapıyor fırça gibi...