31 Mayıs 2010 Pazartesi

Kendi çapında "meşhur!"


Ben Deniz, Yaz'ın annesi...
Tibet Diyarı'nı biliyorum ama adının Sibel olduğunu bilmiyordum.
Aaaa Irmak, seni çok iyi tanıyorum ben.
Hep okuyorum seni Ensar...
Gibi gibi... Böyle cümlelerle karşılaşabiliyoruz artık.
Kendi çaplarında birer celebrity oldu bu veletler :-P
Kendimizi onların adlarıyla tanıtır olduğumuz
ortamlar var artık.Ya da onlar aracılığıyla tanıştıklarımız. Belki onlar olmasaydı,
yollarımızın karşılaşmamış olacağı...
Çevremiz geniş olsun olmasın,
küçük bir dünyamız var(dı) belki hepimizin. Belli renkler, belli mesleklerle sınırlı.Çocuklarımız bize 'annelik' gibi uçsuz bucaksız bir sıfatı kazandırırken
yepyeni dünyaların da kapılarını araladı, ne güzel...


Ortamın ortancası olmak

Ortanca olmak zor zanaat.
Ortamda iki tane birbirinin dilinden anlayan fıstık,
bir tane her şeyi anlayan ama henüz çat pat konuşan Yaz Hanım
ve daha yeni ayaklanan bidilik...
En abla olan, puzzle'larını ortaya çıkartıp kankasıyla oynamak istedi.
Yaz dokunmak istediğinde de:
"Yaz'la oynamak istemiyorum. O küçük, anlamaz ki, yapamaz" dedi. Hah, al bakalım.
Buyrun Deniz Hanımcığım, ne diyeceksiniz şimdi? Ablaya ve Yaz'a?

Tamam biliyorum, çocuk milleti acımasız, kendinden küçüğü iplemiyor falan filan ama
biliyorum bizim şekerfare de her şeyi anlıyor.
Zaten o puzzle'ları hızla öteye taşıyan vücut dilini anlamamak imkansız.
Tam o bitti derken, barbie havuzu gibi bir oyuncak çıktı meydana, su doldurdular içine
Yaz yaklaşırken ellerini üstüne kapatıyorlar.
Yaz geliyor, Yaz geliyor diyorlar.
Aslında bu iki fıstık da, bir yandan ailelerine katılan ikinci çocuğa alışmaya çalışıyorlar.
Onların işi de zor. Annelerin kucaklarına bebekler teşrif etmiş, kendi ayakları yere basmak durumunda. İlgiyi paylaşmayı öğreniyorlar.


B
izimkinin hiç alışık olmadığı bir durum, üstelik çok da sosyal bir çocuk.
Kaldı mı köşede...
Ne acayip bişey işte şu annelik. Her geçen gün farklı
durumları deneyimliyoruz. Bazen onların hayalkırıklıklarına tanıklık yapıyoruz,
uzaktan uzaktan. O ana kucağındaki pamuk prensese yarın benim kızımın ufaklık muamelesi yapıp yapmayacağını da bilemiyorum sonuçta.

Velhasıl, ortanca çocuk olmak zormuş. Ne büyüğe yaranabiliyorsun,
ne küçüğe...
Filmin sonu iyi bitti Allah'tan.
Yeşil bir top ve animatör babamız sayesinde...Allah ortancaların, yeni kardeş gelen ablaların, abilerin,
abileri / ablalarının hükümranlığına adım atmış taze kardeşlerin yardımcısı olsun ; -)




28 Mayıs 2010 Cuma

Ey yükselen yeni nesil!


Bir yengecim var benim, gördünüz mü nasıl da yan yan tırmanıyor
aydedesine...
Aynı yengeç, nasıl da suya meraklı adının hakkını verircesine.
Dün akşam yemekten sonra el yıkama seansımız 15-20 dakika sürdü.
Ama bıraktım, hadi bitirelim demedim.
Ne kadar isterse... Bıraktım, tişörtünü ıslattı, pijaması battı.
Yanına çömeldim ben de.
Benim yüzümü yıkadı. Ama nasıl yumuşak yumuşak dokunuyor,
okşuyor gibi siliyor yüzümü görseniz.
Önüme gelen saçları geriye atıyor. Kaşlarımı düzeltiyor.
Yanaklarımı yıkıyor ama seviyor bir yandan.
Kadife gibi dokunuşu. Sanki, ben çocuğum o bana şefkat gösteriyor.
Yani aslında vaktimiz olduğunda,
sabrımızı zorlayan şeyler nasıl da farklı bir yöne gidebiliyor.


Birbirimizi tanırken, kendimizi tanıyoruz bi yandan.
Aslında tüm ilişkilerdeki gibi.
Kapasitemizi, sınırlarımızı...
Kendimi motive edebildiğimde
onu da motive edebildiğimi görüyorum.
Küçük yengecimle yeniden şarj oluyorum.
Bazen başkalarından duyduğum disiplin yolları bana uymuyor.
Benim yolum sevgi sanırım.
Sabiha Paktuna Keskin'i okuyorum şu sıra
onun da benim kafadan olduğunu görüyorum, rahatlıyorum.
Bazen ikimizi, bir ağaç ve onun uzantısı olan bir dal gibi hissediyorum.
Ama onun hızla gelişen kişiliğinin karşısında da saygıyla eğiliyorum.
O büyüyor ve tırmanıyor merdivenleri günden güne,
bana düşen kendi enerjimi yüksek tutmak.
Ona yetişebilmek için. Enerjim yüksek olduğunda, yansıması da öyle oluyor.

Galiba yengecim, üst kattaki arkadaşının abisine abayı yaktı bu arada.
Parkta hiç yanından ayrılmıyormuş.
Kıyafetlerini gösteriyormuş ona, bak bak diye.
Asansörde inip ayrılacakları zaman yüzü de bir düşüyormuş ki.
İşin şakası, cinsiyet ayrımı yapmıyor aslında, her mekanda bir favori belirliyor kendine.
Onunla kanka muhabbeti kuruyor.
Görüyorum, şaşırıyorum, keşfediyorum, şükrediyorum...
O büyüyor...



27 Mayıs 2010 Perşembe

Turşunu kurucam senin : -PP


Sabah babası dedi ki, bugün Robert Kolej'e gidiyorum bi iş için, göbek bağını versene...
Hep konuşuyorduk, nereye gömsek, ne yapsak diye?
Bir türlü gönderemiyorum hiçbir yere, öyle duruyor.
Yine vermedim. Hiçbir yere göndermiycem, kimselere vermiycem.
Turşunu kurucam işte senin:-PPP

(İleride okuyup da korkarsın sen şimdi annem beni kimseye vermeyecek evde kalıcam diye,
şaka şaka)

26 Mayıs 2010 Çarşamba

İyot kokusu, yumuşacık kumsal ve dalga sesi...


Dün geleneksel yazlık çekimimizi gerçekleştirdik nihayet.
Yağmurdu, sağanaktı diyerek sürekli erteleniyordu.
Yorucuydu bi' yandan... Sabahtan akşama...
Evde saçlarımızın arasından kumlar dökülüyordu.

Ama iyot kokusu, nefis gün batımı huzur verdi. Rutinin dışına çıkmak
iyi geliyor ruhlar alemine :)

Sabah uyandığımızda da, biraz rahat davrandım açıkçası evden çıkma konusunda.Cilveleştik, bu fotoğrafları da o çektirdi. Bayılıyor, ikimiz kameraya bakalım, ben de çekeyim. Kendimiz çektik bunları yani. Eh biraz titrek, biraz oynak ama içten...
Babası da seyahatlerinden döndü, keyfi yerinde şekerfarenin.


21 Mayıs 2010 Cuma

Gülüüm benim sööyle

Yine şaşırttı hava bugün.
Sağanak yağmur veriyordu oysa.Birkaç gündür haber seyretmek tam bir ızdırap,
Zonguldak'ın kara bulutları hepimizin içine işledi sanki.
İnsan ne kadar kara talih, kahpe felek, yamuk düzen gibi arabesk bir ruh haline bürünse de
güneş hep yeniden yeniden umut veriyor Allah'tan.
.................
Geçen gece Yaz'a son günlerdeki favori uyuma ninnimizi söylüyordum.
Hani Gece Bahçesi'nin başındaki,
çocuğun avucuna şekiller çizerek söylenen var ya...
"Karanlıkta yıldızlar parlar ve gece yanıp söner..."
Birkaç yüz kez söyledikten sonra Yaz ııııh dedi.
Ne söyleyeyim kızım dedim.
Gülüm benim söyle dedi.
Neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yok.
Geceleri Gece Bahçesi dolaylarında takılırken, gündüzleri farklı telden çalıyorlar demek.
Kalbimdeki tatlı sızı diye başlayan bir arabesk şarkının namelerini hatırlar gibiyim sanki
ama bu mudur bahsettiği bilmem

......................


Tatile ihtiyacım tavana vurdu. Yaz'a da tatil provası yaptırıyorum gördüğünüz gibi.
Suların içinde bizim Ali, Can ve Ayşe'yi yüzdürüyoruz. Sonra başından kaldırmak için ya bir vinç ya da çok cazip başka bir şey gerekiyor ama olsun.

.....................

Cuma neşesi. FB'li arkadaşlar ve Muratımcanım kızmayın, ben de FB'liyim.
Çok güzel ama yaaaa.



Yarın parçalı bulutlu olsun, zaman zaman yağışlı olsun diye dua edersem bana
kızar mısınız, yarına olan çekim ertelense diye geçiyor da içimden...
İki kelime söyleyeceğim diye girdim, çenem düşmüş.



20 Mayıs 2010 Perşembe

Çok datlu


Ayşegül sağolsun bana datlu mu datlu bir ödül göndermişti.
Zinciri devam ettirme sırası bende.
ŞUŞU diyorum, o tatlı çizimlerinden ötürü en tatlı bloglar arasında yeni keşfim.
Tesadüf bu ya, son postu da bi tatlı, çikolata ağacı.
Mmmmmmm...

Bu grubu tanıyor musunuz;- )


Epeydir konuşuyor, niyetleniyorduk üçümüz(o, o ve ben) , sonunda başardık, buluştuk.
Bu bücürler sayesinde varlığımızdan haberdar olmuş,
yakınlık duymuştuk. Hatta öyle ki, ben kırk yıldır tanıyormuşum gibi hissettim.
Ne mutlu ki bu bücürler de sevdi birbirlerini...
Bir sevgi çemberi oldular ki sormayın gitsin.
Demek ki öyle bir kaynaşılmış ki,
oradaki bir kadın ben bu grubu bir yerden tanıyor muyum?
Sanki bir yerlerde görmüş gibiyim dedi.
Önce blog mlog dedik ama, o kadar da ünlü değiliz canım ;-PPP

Aman birinin parmağı uf olmuş... Öpelim geçsin.

Diğerinin hatırı kalmasın...

- Abi, abi, abiiiii....!

- Canıııııııım!

-Yajjjj gel, eve gidelim...


- Tut elimi!

- Tanıştığımıza çok memnun olduk!


- Huhuhuuuu bana bakın.


-Biraz çay pişirip satalım!


- Pembe balonu ben alabilir miyim?


Darısı yeni buluşmalara...

18 Mayıs 2010 Salı

Kadın milleti dokunduğu yeri güzelleştirmek ister.


Ama her yeri :-))))


Vakti gelince dinlenmeyi de bilir.


Giyinip en cool halini takınmayı da...


17 Mayıs 2010 Pazartesi

Menopozlu



Dün meno'poz'lu bir hatun vardı bizim evde.
Astığım astık, kestiğim kestik.
İsterik ağlamalar oldu zaman zaman...
Bi üşüyüp bi terlemeler...
Çeşitli sebeplerle ara ara arbede yaşandı aramızda.
Amaaan ne zor şu menopoz...
.........
Zaten rüyasındaki sayıklamasından belliymiş günün gelişi.
Önce ağlıyor sandık.
Sonra baktık uyuyor.
Ne sayıklıyor dersiniz? - Yok, - hayır, - parkaaa....

İlk arbede bir alt değiştirme seansında yaşandı.
Bezin bantlarını açmışım, eller ayaklar bir çırpınma, bir çırpınma...
Kapayacakmışım geri. Her taraf battı. Direnirken de nasıl güçlü oluyorlar.
Aldığım gibi duşa... Hadiii her taraf baştan aşağı temizlendi.
Ama sakinleşmiyor. Bu sefer üzerini giymeyecekmiş.

Onu biraz yalnız bıraktım odasında. Sakinleşince yanına gittim.
El ele yattık biraz barıştık.

İkinci olay, parka gitmek için çıkarken yaşandı.
Parka gitmek istiyoruz, ama üzerimize bişey giymek istemiyoruz.
Sen seç dedim. Bir yandan korkuyorum, kalın bir şey isteyecek diye.
Seçenek sunuyorum, şu mu, şu mu?
Hepsine ıııı-ıh!
Gitti, dolabı açtı. MONT SEÇTİ. Bu sıcakta.
Neyse dedim artık buna da şükür az önce reddettiği bluzun üstüne neyseki ince olan aşağıdaki montu giydirdim çıkmayı başardık.
Arada nedenini şu an unuttuğum birkaç arbede daha yaşadık.
En dramatik ve uzun süreli olanı akşam dönüşte yaşandı.
Eve girmemek için ağladı da ağladı.
Ne yapayım, soktum zorla... Akşamın 8.00'i olmuş artık.
Ayakkabıyla da girmez içeri hanımefendi, kapının önünde,
(montu ve ayakkabısıyla) ağladı. 25 dakika falan herhalde.
Yanına eğiliyorum, akşam oldu canım bak hava kararıyor diyorum, gel seninle oyun oynayalım diyorum yok. Kitlenmiş... Ben de yine sakinleşmesi için yalnız bırakma metodunu uyguladım.
Birazdan -anneeee fuuu dedi.
Ama yani şunu anladım ki,
hayır'ın arkasında durabilmek zor iş yahu.
Bu da kahve fotoromanı. Tutturdu kahve içecekmiş.
Kahvenin de dibi kalmış, al bakalım dedim. Acı acı telveler ağzına değince ıyyy diye bırakacak sandım. Önce bir yüzü buruştu, sonra mmmmm dedi hatun ya...
Aklıma eskiden çocuklara söylenen bir laf geldi:
İçme Arap olursun :-P



Hayır 2 yaş hikayesi diyeceğim de, cumartesi hiç alakası yoktu, kadife gibiydi çocuk.
Pazar sendoromu muydu acaba?