30 Haziran 2010 Çarşamba

İrade


Büyüdükçe, temel ihtiyaçların yanı sıra yeni erdemler, yeni kavramlar gerekir insana.
Sadece yemek, içmek, barınmak, güvenlik değildir
artık hayattan beklentimiz,
ya da bizden beklenen.
İrade de bunlardandır işte, insanın mutlaka taşıması gereken bohçasında.
Bir gün koca bir pastayı reddedebilmeni sağlar, başka bir gün yolunu kaybetmiş bir arkadaşın
teklif ettiği kötü şeyden uzak durmanı...
Eğlenceyi kabul etmeden önce sorumluluklarını hatırlamayı...
İrade hep zorlu sınavlardan geçirir insanı...
Evet demek istediğinde evet, hayır demek istediğinde hayır diyebilmeni sağlar.
Neyi seviyorsan ona gidebilmeyi...
Sana zarar verenden uzak durabilmeyi...
Özgür iradeni kullanabilmeyi...
2 yaşına hızla yaklaşırken,
senin için dilemek istediğim sayısız güzellik ve özellikten biri irade.
Tam kararında...
Ne seni kısıtlayacak kadar çok, ne pişmanlıklar yaşatacak kadar az.
Belki iradeni kullanmaya ağzındakiyle başlarsın, kim bilir...




29 Haziran 2010 Salı

"Maymuna ne oldu?"

Bir zamanlar, çıtır yaşlarımda tatil köylerinden hiç haz etmez,
çığırtkan animatörlerin kulağımın dibinde bağırıp çağırmasına ise dayanamazdım.
Çocukla birlikte yaşam tarzı külliyen değişiyor.
Tatil köylerine de gidiliyor, animatörler de seyrediliyor.
Haklarını yemeyeyim, bir gece Tarzan'ı canlandırdılar, değme oyunculara taş çıkartırcasına...
Ben ki animasyon filmlere bayılırım, Tarzan'ın animasyonu olduğunu bilmiyordum.
Filmi o kadar iyi sahneye koymuş ki animatörler,
Yaz pür dikkat izledi sonuna kadar. Hatta biz de.
Ve onu izleyen tatil günlerimiz boyunca 'mağmuna nooldu anne?'
'kaplan gelmiş mi?' diye yüzlerce kez anlattırdı bana Tarzan'ı.
Onun anlayacağı dilde anlattım defalarca.
" Anne maymunla baba maymun ormanda bir çocuk bulmuş. Adını Tarzan koymuşlar....."diye başlayıp özetledim her gece uyumadan önce.
Gelir gelmez de filmini aldım. Yaz büyülenmiş gibi seyrediyor.
Filmin sonunda baba maymunu avcılar vuruyor.
O noktada hep soruyor.
"Mağmuna ne oldu?"
"Uf oldu kızım diyorum."
Dün ilk defa itiraz etti, uf olmadı dedi.
"İşe gitti." Kıyamadı canım benim...

Tarzan'ı tüm küçük ve büyük dostlarıma öneririm. Üstelik de müzikler Phill Collins'ten.
Mesela You'll be in my heart'ı şuradan dinleyebilirsiniz.
http://fizy.com/#s/102q4m

Bu arada ben bazı kelimelerden sakınıp, öldü yerine uf oldu diyorum ya...
Geçen gün Nemo'yu seyrederken, Nemo'nun suyun üzerinde hareketsiz yattığı sahnede
döndü bana "Nemo öldü!" dedi. Kaldım öylece...
Filmin içinde balıklar aralarında Nemo öldü mü diye soruyorlardı, tabii oradan duymuş ama
yine de şaşırdım.
Şimdi anlamadan tekrar ediyor.
Ama ileride ağır konularla ilgili ağır sorular geldiğinde nasıl anlatılır diye geçti aklımdan.
Çalışmadığım yerden geldi dememek için
şimdiden biraz beyin fırtınası yapmak gerek herhalde.

Yeri gelmişken Nemo'ya da bayılıyor Yaz...
Çocuklar için iki film önerisi yapmış olalım bahaneyle...

Bu post'un sonunda şunu da söylemeden geçemeyeceğim.
Yaz heavy metalden nefret edecek sanırım.
Çünkü Metallica konserinde çalışan babasını günlerdir göremiyor yavrucak.
Bugün sabaha karşı babasının sesini hayal meyal duyunca
saat 6.00'da kalkmayı göze alıp, fırladı babasının yanına.
3 gün boyunca kafa sallayanlar normal yaşantılarına çoktan döndü ama
sahnenin ve alanın toplanması bugün hala devam ediyor...


28 Haziran 2010 Pazartesi

Bu soruları ağaçtan mı topladın Deniz?


Çok uluslu bir ortamda tatil yapınca insan farklı yapıları gözlemleme fırsatı buluyor.
Mesela benim aklımı bi' dolu soru meşgul etti:

-Neden bu yabancıların çocukları yemek boyunca kuzu kuzu masalarında oturuyorlar?
Analar babalar bunu nasıl oluyor da başarıyor?
Bizimkilerse ortalarda dolanıp, duruyor.

- Neden yabancı veletler çocuk büfesinden yemeklerini seçip, alıp, oturup
döke saça da olsa tek başlarına yemek yiyorlar? Türk veletlerin peşindeyse komedyenlik yapan anneleri elde çatal dolaşıyor. Dur hemen itiraz edip, benimki de yiyor canım deme izleyıcı... İstisnalar ve istisna günler var elbet.

- Neden bu turist milletinin içtikçe ses desibeli yükseliyor?
(Son gece yan odanın balkonunda içmekte olan İngiliz çift, benim kısıtlı İngilizce küfür dağarcığımdan epey yüklü bir miktar aldılar. Misafirperveriz dediysek de gel çocuğu uyandır demedik ama di mi?)

- Neden tatil beldelerinde, rüya kanalları sınırsız digiturk aboneliği almış gibi çalışmaya başlar?
Hem ben, hem Yaz çılgınlar gibi rüya gördük. Yaz üstelik sayıkladı bi' de...
Ne sayıkladı dersiniz? Anne kucağımaaaa!!!

- Neden tatiller çok kısaymış gibi, iş günleri hiç bitmezmiş gibi gelir?
İkisi de 24 saat oysa...

- Neden yurtiçi uçaklar mutlaka rötar yapıyor?

- Neden bazı aileler çocuklarını dinlemiyor?
Bir baba-kız el ele yanımdan geçiyordu, 5 yaşlarındaki kız babasına tatil köyündeki heykellerden birini gösterdi ve şurada fotoğrafımı çeksen ne güzel olur dedi. Ama adam telefonuyla o kadar meşguldu ki kızı duymadı. Kız kendi kendine konuşmuş oldu. Yürüyüp gittiler,
benimse içim acıdı.
Çocuklarını dinlemeyi bilmeyenler neler kaçıyor oysa neler...

- Neden kafanı yoruyorsun Deniz de diyebilirsiniz tabii :-)

Bu sorulardan birinin ya da birkaçının cevabını biliyorsanız neden paylaşmıyorsunuz?


27 Haziran 2010 Pazar

Balayından döndük biz...



El ele, diz dize, hatta göz gözeydik bir hafta boyunca.
Yok canım, kocamla değil.
Kızımla sanki balayı gibi bir hafta geçirdik.
Son gün konuşuyorduk da altın kızlarla,
dalga geçtim kendimle ve durumla.
Bana olan aşkı bir alevlendi ki 3 saniye ayrılmadı dizimin dibinden.
Hatta yeni bir süreç başladı yaşamımızda.
"annem yapsın!" dönemi...
Ayakkabısının cırt cırtı açılsa, emziğini arasa bile teyzesine falan yaptırmayıp,
anne yapsın, anne bulsun, anne versin.
Sahi böyle bir evre var mı literatürde acaba?
1 hafta boyunca çok farklı yüzlerini gördüm Yaz'ın.
Velhasıl birçok şey değişti hal ve gidişte.
Değişmeyen tek şey mi?
Rengim...
Çünkü bulunduğum yerler genellikle deniz kenarı ya da kumsal değil,
mini club, lunapark, çocuk parkı, çocuk büfesi tarzı yerlerdi.
Tabii bunda, minik meraklılarla çocuk dostu bir mekanda olmanın dezavantajı, kumlara asla ayak basmak istememesi ve 1 gün yükselir gibi olan ateşin de etkisi var.
Birçok defa beni çok şaşırttı bu tatilde.
Benim onun bildiğini sandığımdan çok daha fazla şey bildiğini öğrendim.
Ben uçakla ilgili bilgi vermeye çalışırken,
dönüp pilot nerde dedi.
Bir şeye el atmadan önce -benim mi? diye sormayı adet edindi.
Ya da senin mi? :-)
Tatil mi onu büyüttü biraz daha, zaten büyüyeceği vardı da tatile mi denk geldi bilinmez. Ama döndüğümüz gece yani dün ise her horoz kendi çöplüğünde öter lafını kanıtlar cinstendi.
Söylemesi ayıp, binbir çeşit olan açık büfeden hiçbir şey yememekte direnen
küçük cadı, eve geldiğinde yaptığım dandik IKEA köftelerini sildi süpürdü.

Biraz da fotoğraflarla tatil...

Şu sofraya bakıp da kıskanmayın sakın. Lakin ben de 2 dakika sonra kalkmak zorunda kaldım
ve bir daha da geri dönemedim. Aklımda kalmadı desem yalan.
İşte ayakta çekebildiğim birkaç fotoğraftan biri.
Çünkü hatun kişi, tatilin çoğunu kucağımda tamamladı.
Nazik ayaklarıyla yol tepmedi boşu boşuna.
-anne kucağamaa!


Akşamüstü şık bişeyler giymek lazım tabii...
Tatilin en güzel saatleri... Günün kavurucu sıcağı bitmiş, nemli saçlarla
ferah ferah çıkılmış dışarı.


Çok çalışkan kızım çok. Mini Club'a okul dedi ve ikide bir okula, okula diye tutturdu.


Ama her zaman gönül almayı bildi.


Affedersiniz ama kendisine sefa bilmemnesi diyebilir miyiz?


Ayaklarının kuma değmesine tahammülü olmadığı için çorap gibi deniz ayakkabısı almıştım, ama o da yemedi, çimende takıldık biz de.

Yarın tatildeki gözlemlerimden hareketle aklıma takılan birkaç soruyu
paylaşacağım sizlerle, kısmetse...





18 Haziran 2010 Cuma

Görüşürüz...


Eğer bu sayfaya yarından sonra bakarsanız,
ben bu şarkıyı söylüyor olacağım. (kısmetse)
Yukarıdaki 3 kız+ben, yani altın kızlar...
Yıl, hepimizi bir limon gibi sıkmaya çalışırken,
kendimize enerji depolamayı hak ettik.
Siz, biz, hepimiz...

Darısı başınıza...
1 hafta sonra görüşürüz!


[ Bu arada, Elifcim Rüyacığımın doğum günü şimdiden çok kutlu olsun...
Bi de tarihe not düşeyim az önce Ortaköy'de Lost'taki Jin'i gördüm :) ]





17 Haziran 2010 Perşembe

Çuval da giyseler...

Giyinirken yaz kış mevhumu yoktur bende. Kışın ayazında, zemheri zürafası gibi tiril tiril çıkabilirim, ince bir gömlekle... Ya da yazın çok özlediğim bir uzun kolluyu giyebilirim.
Sevmem öyle hatır hutur kalın kazaklar giymeyi, boğazımı yünden hapishanelere hapsetmeyi...
Hareket özgürlüğüm kısıtlanır gibi gelir.Marka giymek lafı ise külliyen komik bana göre. Ne tasarımlar bulursun, bahtsız, kıyıda kuytuda kalmış bir dükkanda... Ya da Atlas Pasaj'ından üç parçayı birleştirir, 'sen' haline getirirsin.Ama olur ya, pahalıca ama tam benim için diyebileceğim bir şey görürüm ki bu çok tehlikeli
allem eder, kallem eder döner dolaşır alırım.
İki parça bez, giysi dediğin. Ama keyif işte...

Bunca gevezeliğin sonu nereye varacak. Toparla artık Deniz.
Önüne mikrofon uzatılsa diye bekleyen sokaktaki vatandaş gibi gördüm seni.
Diyeceğim o ki, anasına bak kızını al. Yaz, yaz günü
kışlık ayakkabılarını giymekte direnen bir cadı. Ona yaptığım alışverişleri de kendim için yaptığım gibi yapıyorum. Yani her yerden, her telden...
Yaz'ın giyimi kuşamı ile ilgili cevaplayacağımız bir mimle dökeceğim
onun kirli çamaşırlarını ortaya.
Bahar ve Sibel'e teşekkürler bu fırsatı bana verdikleri için :-P- Nasıl giydiriyorum?
Şu sıralar kendisinde biraz eksen kayması var :-P
Nasıl giydirdiğim onun izin vermesine bağlı. Eğer izin çıkarsa,
parka gidecek kaydıraktan kayacaksa,
tayt ya da kot pantolon giydiriyorum. Daha temiz pak kalabileceği bir yere gidiyorsak elbise giydirmek istiyorum. Bazen onca hevesle aldığım cicili
bicili elbiseleri tutturuyor giymiycem diye...
Benim üstümdeki kotu gösterip, kot pantolon giymek istiyor.
Adı da Yaz ya, ben onu renkli renkli görmeyi seviyorum. Çiçekli böcekli.
Unutmadan bir de bizim çok önemli iki aksesuarımız var,boyunda emzik, sırtımızda ter bezi :)))
-Nereden alışveriş yapıyorsunuz?
Marka olarak Zara'yı çok beğeniyorum. Özellikle elbisede 1 numara. Veee bir sır. Etiler'de
Set Kepab'ın karşısına düşen bir çocuk mağazası var. İhraç fazlası harika kıyafetler bulunuyor.
Benden söylemesi. İstinye Park'ta Juju Bebe de şık arayışlar için biçilmiş kaftan.
Ay nasıl unuturum bi de annesinin, yani benim de müdavimi olduğum Markafoni var elbette.
Pazara gidecek vaktim olsa bayılırım pazara. Yeşilköy ve Kadıköy'de kim bilir Yaz'a göre ne cevherler vardır. Son olarak markabebe.com'u da ekleyeyim, yukarıdaki elbiseyi oradan almıştık mesela.
-Ütü?
Kıyafetleri her yıkamadan sonra mum gibi ütülenir. Ama benim tarafımdan değil: -P
Ütüden nefret ettiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Bir kere Şadiye Abla gelmedi diye 5 makine çamaşır ütüledim, hiç çalışmayan kaslarım çalıştı, tutuldum :))

-Terlik mi, sandalet mi?
Hiçbiri. Az önce bahsettim ya, hala kışlık ayakkabısını giymek istiyor.
-Şapka sorun mu?
Yorumsuz!
-Mayo kullanıyor musunuz?
Mayomuz var mı var! Kullanıyor muyuz hayır. Huggies Little Swimmers kullanıyoruz. Belki gelecek yaza mayoya geçeriz. Bez de çıkarsa hayırlısıyla...

Çuval da giyseler, hatta hiçbir şey giymeseler de çocuklar dünya güzeli...
Giyim kuşam aslında biraz da biz anneleri tatmin aslında.

İşte böyle... Ben de bu mimi x2 giysi düşünmek durumunda olan ikiz bebeklerimin tatlı annesine gönderiyorum. Şekerlerimin daha çok fotosunu görelim bu bahaneyle...



16 Haziran 2010 Çarşamba

Babalar ve kızları

Her şey değişir. Zaman akar. Eşya tabiatı gereği form değiştirir.
Geriye hiçbir zaman değişmeyen anlar/anılar kalır.
Mesela:

- Bir gece yastık kılıfı gözyaşlarıyla ıslanmış genç kızın , uykuyla uyanıklık arası
babasının öpücüğünü yanaklarında hissetmesi...

- Kızını gagalayan horozun akıbetini (kuduz falan olmasın diye) öğrenmek için
kilometlerce yol tepmesi...

- Kızın başı sıkıştığı an, başını kaldırdığı anda onu göreceğini bilmesi...

- 14-15 yaşlarındayken okulun basket maçına gitmek için önce izin verip,
sonra çıkışa gelerek o günkü aklımla kızını arkadaşlarının önünde rezil etmesi,
bugünkü aklımla kızını ne kadar sevdiğini,
onu güvende görmek istediğini belli etmesi...

-Sözleriyle değil, bizzat şahit olunan dürüstlüğü, adilliği,
haramdan, yalandan bir düşman gibi kaçışı...

- 99'un şiddetli depreminden sonra uçarak kendilerine gelen kızın, kapının önünde bekleyen kollara koşması ve babasının yüzünde şimdi güvendesin diyen bakışı...

- Kızı için dünyayı yakabileceğini bilmesi... Ya da en azından öyle hissetmesi...

Ve binlercesi... Bu ve benzeri sayısız an, bana babamdan miras kalan en kıymetli şey!
Kendime, hayata ve insanlara karşı güven duyuyorsam bu anlar sayesinde.
Arkamda hep dağ gibi bir yürek hissettiysem ve o dağı şimdi yüreğime ve anılarıma taşıdıysam
babam sayesinde...

Kızlar, bilinçaltında da olsa, bu anıların ışığında babaları gibi adamlarla evlenirler
(yani genelde). Sanırım ben de birçok yönden, benzeşen biriyle evlendim.
Ne mutlu Yaz'a, o da bu anları şimdiden biriktirmeye başladı.

Bu pazar babalar günü... Biz burada olmayacağız. Şimdiden babalarımızın babalar gününü kutlamak istedim. Babamın, (Korkmaz) babamın ve Yaz'ın babasının...

BABALAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN.



15 Haziran 2010 Salı

mutlu oldum...


Uzun zamandır onu böyle keyifli, neşeli, coşkulu görmedim. Uzun zamandır kendisi için bizden bir şey istediğini duymadım. Onu dinlemeye gitmek istedi. Yeni keşfetmiş, televizyondaki programını gece 3'lere kadar seyrediyormuş meğer. Dün onu dinlemeye gittik biz de.
Doğum günü armağanı olarak. Bugün doğum günü... O mutlu oldu, biz mutlu olduk.
Birlikte nice senelere annem, Semoşum, sağlıkla, mutlulukla...


(Ben de severdim onun şarkılarını aslında ama canlı performansı bambaşkaymış.
Sıcak, insan, samimi ve şarkılara yüreğini koyuyor. Ve bu adanmışlık bütün izleyenlere geçiyor.
Yoğun istek üzerine 4 Ağustos'a bir konser daha koyulmuş. Kaçıranlara...

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1367775066981&ref=share

Bu arada yukarıdaki türküyü Mustafa Kemal'in bize kazandırdığını biliyor muydunuz?)

14 Haziran 2010 Pazartesi

Ayaklara özgürlük!


Bak kızım,
hatunlar açık ayakkabılarını, şıpıdık terliklerini, stillettolarını, sandaletlerini ortaya çıkardılar.
Parmaklar fora... Hatta bazı parmaklar yerleri süpürüyor.
Renkli ojeler, renksiz ojeler, ojesizler yolları arşınlıyor.
Bi' sen kaldın böyle kapalı pabuçlar içinde.
Anlatıyorum sana uzun uzun, bak ayakların terler, yaz geldi parmakların hava alsın, özgür kalsın diyorum yok olmuyor. Bak parkta arkadaşların hep yazlık ayakkabılarını giymiş, bi sen kaldın böyle diyorum
cevap: "giymem ben!'

Zar zor amcan seni oyalarken giydin bir ara, ondan sonra ayaklarına kum geldi
diye mahalleyi velveleye verdin.
Çok titizsin şekerim anladık ama kaç kez söyleyeceğim sana kirlenmek güzeldir.
Kirlenmeden oynanmaz ki.
O hiç çıkmayacağın parkta bile durmadın ayak parmaklarına iki kum tanesi yapıştı diye.

Bakalım gelecek hafta kumsalda ne yapacaksın merak ediyorum...
Kışlık ayakkabımızı da yanımıza alalım bari.
Ben de paltomu götürürüm tam olsun!



11 Haziran 2010 Cuma

Hafiflemek...

Gece 01.00... Evde uzun zamandır elimin değmediği köşeler vardı, dokunamadıkça beni bunaltan, aklımı meşgul eden, oraları deşiyorum, topluyorum. Kınayıp, cık cık cık yapmayın hemen, eve genelde saat 20.00 civarında gelince , çocuğumun vaktinden çalmamak için anca "genel görünüm"le ilgilenebiliyorum.

Dip köşe yaptıkça ferahlıyorum. Aklıma geçen gün okuduğum kitaptaki bölüm geliyor:
"Dolapları ve buzdolabı dağınık olan insanların zihinleri de dağınıktır. Bir süredir giymediğiniz şeyleri atın, verin, yakın. Yeniler için yer açmış olursunuz. Bunları bırakırken de "Zihnimdeki dolapları temizliyorum" deyin... Harika diil mi, ne kadar da doğru.

Haftalardır beynimi meşgul ediyordu, işte dokunamadığım köşelerin beni bu kadar rahatsız etmesinin nedeni... Louise Hay söylemiş...

Gece ilerledikçe beni çeşitli sürprizler karşılıyor. Yaldızlı elmanın yarısı gitmiş,
ama sırtı çevrilmiş, görmemişiz.Meğersem kaptan amcanın kafası dağılmış, ama öbür profili bize çevrilmiş.

Sanki bunlara hiç el sürmeyecekmişim ve sonunda hiç fark etmeyecekmişim gibi : )
Acaba bizim gündüz ahalisinden hangisi becermiş bu vukuatları.
İçerideki odayla balkondaki çöp arasında mekik dokuyorum, dışarıda saat 01.30 civarı bir sucuk kokusu peydahlanıyor. İştah kabartmayacak gibi değil. Gecenin serinliğine karışan sucuk kokusunu içime çekiyorum mis gibi...

Balkona takılı duran saksıların içindeki sardunyalarımı kurudu diye söken Şadiye abla'yı saygıyla anıyorum. Bir köşede birkaç dal kalan sardunyamın yapraklarından o saksılara dikiyorum, tutar inşallah diyerek... Yıllarca ne kadar azgınca açmışlardı oysa.
Zamansızlığımı fırsat bilip, sardunyaların biletini kesmişler.
Onlar kurusa bile yeniden canlanıyorlardı oysa.
Biraz daha çekmece ayıklıyor ve düzenliyorum. Yaptıkça ferahlıyorum.
Kitapta dediği gibi etrafımızdaki dağınıklık kalktıkça biz de daha hafifliyoruz sanki.


1 hafta sonra tatile gidince de değmeyin keyfimize...
Geriye doğru saymaya başladım bile.






10 Haziran 2010 Perşembe

Dersimiz dilbilgisi


Bıcır bıcır, vıcır vıcır atmasyon konuşmalar da var tabii hayatımızda
ama dilbilgisi ve kelime dağarcığı epey bir gelişti.
Mesela hayretlere düşüyorum -de, -da eklerini, bağlaçları, tamlamaları nasıl da yerinde kullanıyor.
Sen de iç!
Ben de gelicem!
Sen de yat!
Onunla aç!
O sıcak!
Annenin saati
gibi...

Bazı durumlarda devrik cümleyi tercih ediyoruz.
-Yatcam ben!
-Kalkcam ben! (Bu en tüyleri diken diken eden cümlemiz. Özellikle dışarıda yemek yerken, ne kadar geç duysak o kadar seviniyoruz.)

ÖPEME!
Hihihii, biz kapama! gibi şeyler söylüyoruz ya,
bazı fiileri de o hale getiriyor mesela
kalkma diyeceğine araya a ekliyor:
-kalkama
öpme yerine:
-öpeme
bakma yerine:
-bakama gibi....

Seni babana götüreyim mi, şunu babana götür gibi cümleleri
duyduğundan bana
-babana gidelim, babana verelim diyor bazen :-))))) Babaya demek isteyerek :)

TERSTEN...
Zor zannettiğim bazı kelimeleri rahatlıkla söyleyebiliyor ama aylar önce
söylediği bazı kelimelerde
heceleri hala karıştırıyor ne hikmetse... Traktör diyebiliyor mesela.
Gel gör ki traktör diyebilen çocuk
kapa değil paka diyor.
Ya da gümülse diyor ve bizi patlatıyor gülmekten.

Doğum günü pastanın üzerinde ne olsun diyorum?
Fiil! Fiiller mor olsun diyor bi de...


Dil öğrenmek, özellikle bir çocuğun ana dilini öğrendiğini görmek çok enteresan bir süreç.





9 Haziran 2010 Çarşamba

Oyuna bak :)))



Yaz: Anneeee, ağla anne !

Ben:
Ühüüüüüü ühüüüü!

(Burada sırtıma pış pış yaparak sarılır.)
Yaz: Canıııım.


(Yüzünde şefkatli bir anne ifadesiyle:
)
Yaz: Anne seni seviyoo!


(Anne, mest tekrar güler, sarılır.)
Ben: Ben de seni çok seviyorum canım.
..........

Sonra baştan...

Yaz: Anneeee, ağla anne!

Ben: Ühüüüü ühüüüü...

......diye devam edip gider bu oyun...


8 Haziran 2010 Salı

7 Haziran 2010 Pazartesi

Hem herkes yesin, içsin ister...



Hem de bu anları fotoğraflamayı...




Bi dakka!

Bugünlerde ev gerçek anlamıyla üç kişilik oldu.
Artık beraber sohbet edebileceğimiz, fikirlerini söyleyen, yorum yapan bir dünya şekeri var hanemizde... Bizi çok güldürüyor zaman zaman yarım yarım konuşmasıyla...
Biliyorum yazınca çok komik olmuyor ama yaşanan anda öyle geliyor.
........................

Geçen gün babası, içerideki odaya çağırmak istedi onu.
Mutfakta bana çalışma olanağı tanımak için.
- Yaaaz gel buraya dedi.
Bizimkinden şöyle bir yanıt:
-Bi' dakkaaaa! (çok meşgul hatun)

......................

Dün de Ikea'ya gittik dönüşte ben anlatıyorum,
bak kızım burası Ataköy,
bizim evimiz Ataköy'de...
Bu yüksek binaları görünce anla ki mahallemize geldik.Ne derse beğenirsiniz:
-Eve gitmek istemiyooorum.
(O yağmurda parka gidecekmiş: )

Cumartesi birlikte ana-kız dolaştık.
Önce jetonlu oyuncaklara gittik.
Sonra beraber oturduk, yemek yedik.
Arkadaş gibi... Çok hoşuma gitti.
Bi de keyfi yerindeyken bişeyler anlatışı var ki çok komik.
Annesii, babasııı diye sayıyor bişeyler...

Bir de çok cömert benim kızım. Kendi bir şey yerken, illa tutturur etrafındakilere
'sen de ye'! diye...
Bu sayede o dondurma yerken, ben de yemek zorunda kaldım.
Hiç istemeden:-PPP

Pazar günü de konserler ve uçaklar arası mekik dokuyan babamızla
çok güzel bir pazar geçirdik. Kahvaltıya gittik, yine jetonlu oyuncaklara bindik.
Ikea'dan toparlayıcı bikaç şey alıp, evle ilgilendik.

Jetonlu oyuncaklardan uzaklaşabildiğimizde, babası bir mağazada bişeyler denemek istedi. Kabinler arası mekik dokuma fikrini bulmasa zor dururduk orada... Girmem, çıkalım çıkalım diye tuttururdu hanımefendi.


Videolar vardı yüklemek istediğim,
bir sorun mu var blogspot'ta anlamadım,
video yüklenemiyor.
Yoksa google sorunlarını yaşamaya başlıyor muyuz?