31 Ağustos 2010 Salı

Rüşvet...



Ne fena şey değil mi? Adını bile duyduğumuz anda irkiliveriyoruz.
Etik kurallara göre rüşvet almak da, vermek de "tu kaka kaka!"...
Ama rüşveti nasıl öğreniyoruz sanki...
Daha 1-2 yaşında başlıyoruz inanın.

Ben ki çok dikkatli geçinirim, öyle her çıktığımızda bir şey almayalım,
aman bir şeyi yapması karşılığında bir şey vaat etmeyelim diye...
Ama itiraf ediyorum oluyor bazen.
Bazen rüşvet verdiğimin farkında bile olmuyorum hatta.
Sonra düşününce irkiliyorum.

Eski usullerdeki gibi direkt yapmıyoruz belki.
Ama dolaylı rüşvet bu da...
Eğer bir yere gitmeyi şiddetle reddediyorsa
- sırf reddetmek için-
ben de çıkmak zorundaysam bir an önce
olayı cazip hale getirecek bir şeyler anlatıyorum...
Ya da giderken sakız alalım diyorum mesela(!) CISSSS...

Ya da sonra parka gideceğimizi söylerken buluyorum kendimi (!) CISSSS


Cumartesi günü bir doğum gününün ortasına düştük mesela gittiğimiz yerde.
Küçük doğum günü sahibesinin yaladığı şekerden istedi bizimki de.
Bir an önce sussun, doğum günü sahiplerini de üzmesin diye naaptık?
Mekanın hemen dışındaki baloncudan balon almaya gittik(! ) CISSSS




Şu aşağıda gördüğünüz "an" da, çalınmış bir 15 dakika için...
Tam olarak CISSS mı?
Bilemedim.

Bazen de şu bakışlarıyla yaptırtıyor istediğini, ya da alıyor rüşveti, o da ayrı!

Çabucak da öğreniyor her şeyi. Bir öpücüğün gücünü biliyor.
Ama kendi malı bir kıymetli ki bugünlerde.

Paylaşsın diye kendininkini, 'o da sonra sana oyuncağını verecekmiş' desek,
eeee tabii o da CISSSSS!

Ki bu çok dikkat ettiğim halde benim yakaladıklarım...
Ya siz? Rüşvet veriyor musunuz?
Fark etmek bile bişeydir...
Ya da bunlar rüşvet midir gerçekten?
Ne düşünüyorsunuz?



27 Ağustos 2010 Cuma

Zaman dediğin...


1 yıl... İnsan yaşamının tamamı düşünüldüğünde ne kadar da az görünüyor.
Oysa neler değişmiyor ki 1 yılda...
Bazı ilişkiler başkalaşım geçiriyor.
Bazıları daha da tatlanıyor.
Bazıları ekşimsi bir tat bırakmaya başlıyor insanın ağzında...
Yüzlerdeki yaşanmışlıklar kadar
ruhlarda oluşan çizgiler de yansıyor davranışlara...
Antiaging kremleri de işe yaramıyor o çizgilere maalesef.
Beni daha birkaç senedir tanıyanlar 'sakin' olarak tanımlıyorlar.
Seviniyorum aynı zamanda şaşırıyorum bazen, eski beni tanıdığımdan.
Daha fevri, telaşlı vesaire...
Bazen kalıntıları vardır yine bunların ama doğru, sakinleştim eskiye göre...
Asıl başarının gemileri yakmak değil, yüzdürmek olduğunu öğrendim de ondan...
Bakıcısından, arkadaşına, işine...
Her yerde geçerli bu.


Aynı duvarın önünde 1 yıl önceki bücürle aşağıdakine bir bakın.
Şu anki bücür elini omzuma koyup bana,
"Annecim, benim biraz işim var. İçeri gidoorum. Sakın üzülme tamam mı?
Hemen gelicem." diye upuzun bir paragraf söylüyor.
Dönüp arkasını odasına gidiyor, ben de hayretle bakıyorum arkasından...


Dün gece yine bir Ferzan Özpetek filmi seyrettim. Mükemmel bir gün.
Neden yaptıysam, iki dev parça çikolota yedim öncesinde,
uykum kaçtı, gözlerim faltaşı gibi açıldı.
Film önce öyle yavaş ilerliyordu ki, bir yandan da internette takılabiliyordum, anlayın artık.
Tata ttaaa... Ve öyle bir final çıktı ki, doink! diye çakıldım ekrana...
1 yıl, 1 gün, 1 ay... O kadar izafi ki zaman işte.
Bazen bir gün, 1 ömürden daha uzun.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Merkür sen neymişsin...


Dün de bahsetmiştim, 3-5 gündür sürekli birileriyle
ciddi bişeyler konuşmak, uzlaşma zemini bulmak zorunda kalıyorum.
Dikkatimi çekti bu durum.
Meğerse -çok bilmem çünkü- Merkür geri gidiyormuş
ve bu da tartışma ve karmaşa zemini yaratırmış,
iletişim problemleri doğururmuş ve
teknolojik aletlerin bozulmasına yol açarmış vs.
Okuduklarım çok ilginç geldi:
http://www.astrolojist.com/merkur_geri.asp
Bir okuyun bakın...
Neyse tatlı bitsin de sonu...

Tatlı demişken, hafta sonu Yaz ilk defa bal yedi ve sevdi.
Boşuna direniyormuş bunca zamandır...





25 Ağustos 2010 Çarşamba

Madde ve Işık



Merhaba dostlar, çok laf birikti yazmayalı...
Başlığa bakıp da çok ulvi bir şeyler beklediniz belki şimdi
ama üç beş günün yaşanmışlıkları var sadece.
E tabii her yaşanmışlıkta da ulvi bir şeyler saklıdır o da ayrı...
Madde ve Işık bir serginin adı...
Gitmenizi şiddetle önerdiğim bir sergi.Aslında sergi demek bile haksızlık, acayip bişey...
Taksim, Tünel'de, Borusan Müzikevi'nde....
Üstelik de ücretsiz.
Kapkaranlık bir odadaki bir ışık şöleninden mi bahsetsem?
Yoksa kocaman bir havuz içinde ses dalgalarını, dalga olarak görebildiğimiz çalışmadan mı?
Bunları sözle anlatmak zor, görmek lazım...
Cumartesi programını ilk oraya gitmek üzere planladık.
Yaz ilk defa bir sergiye gidecekti ve ilk defa Taksim'e adımını atacaktı.
Anasının babasının gençliğini geçirdiği yere...Biz bunu bir doldurduk.
Bak şimdi Taksim'e gideceğiz. Ne heyecanlı değil mi diye diye epey bir reklam yaptık.
Sergiye gelince ise 'hadi gidelim' dedi, önce anlamadık derdini...
O kadar enterasan bir görüntü, bu çocuk niye gidelim diyor,
uykusu mu var diye fikir yürüttük.
Sergiden çıktık hadi bir şeyler yiyelim dedik. Girer girmez bağırmaya başladı,
girmeyelim girmeyelim, taksiye binelim..
Hay kafam, çocuk Taksim'e gideceğiz deyince, taksiye binmeyi anlamış tabii...
Zaten taksi meraklısı... Meğer çocuğum, bir an önce angaryaları bitirip, taksiye binmek istiyormuş. Eh o aşamadan sonra nasıl anlatırsın, buranın adı Taksim,
taksiye binmeyeceğiz diye... Taksim macerası kısa sürdü anlayacağınız...
Cumartesinin ikinci aktivetesi kocaman babaanneye gitmekti.
Kocaman babaanne, Murat'ın babaannesi...
Yaz öyle çağırıyor kendisini... Çok enteresan bir ilişkileri var ikisinin.
Kocaman babaanne, artık çok fazla kim kimdir, bilemiyor.
Ama sürekli bir şeyler anlatıyor.
Bazen annesinden bahsediyor. Annemle şuraya gittik, buraya gittik diye
hayali bir şeylerden bahsediyor.
Yaz'la bir sohbetlerine tanık oldum,
babaanne yine bir şeyler anlatıyor, oradan geldiler, sonra şunları aldık, oraya gittik gibi
Yaz da ona cevap veriyor:
"ondan sonra şöyle oldu böyle oldu"...
Aynı tarzda hayali bir sohbet ikisinde de...
İşte, insan çocuk gelip, çocuk gibi gidiyor herhalde...
Günboyu çok neşeli ve hareketli olan Yaz,
akşam iftara doğru kurtlanmaya başladı.
Oysa gündüz, Fener sokaklarını arşınlamıştı,
amcasını ıslatmıştı, oyunlar oynamıştı bahçede...Ama sonrasında uykudan önce sendromu başladı.
İftar bizim neyimize...Ya unutmadan, ilk defa orada Yaz'ın ağzından bir kelime duydum,
şok oldum. Tam altını değiştirirken, (açıkça yazacağım valla)
-götümü siliyorsun dedi. :( Bu bizden asla duyamayacağı bir kelime.
Çünkü bunun yerine tercih ettiğimiz daha çocuksu,
daha kibar kelimeler var, popo gibi...
Bakıcıdan yansımalar...
Öyle diyor anladığım kadarıyla.

Pazar günü, burnu tıkalı olan 2 yaşında bir veletle uğraşarak geçti.
Huysuzdu çok. Ama insan, karşısındakinin o an yeterli nefes alamadığı için keyifsiz olduğunu,
boğazı ağrıma ihtimali olduğu için tahammülsüz olduğunu düşündüğünde
yani empati kurabildiğinde daha sabırlı ve hoşgörülü olabiliyor.
Keşke bütün insanlar, karşındakinin halinden anlasa! diye düşündüm pazar günü...

Pazartesi günü çekimdeydim, kokoş kızlara yönelik bir parfümün reklamı...
Keyifli oldu, keyifli geçti, sonucu paylaşırım sonra sizlerle...


Dolunayın etkilerinden midir nedir,
çeşitli insanlarla gerilim yüklü konuşmalar yapmak zorunda kaldım,
şu iki-3 gündür...
En sonuncusunu bu sabah yaşadım.
Dün evin önüne gittiğimde şöyle bir sahneyle karşılaştım.
Bizim evin kapısının önünde Gül abla, yanında başka çocukların anneleri,
bakıyoruz yanında Yaz yok,
daha ileri bakıyoruz, Yaz'ın taa 200 metre falan ileride,
Doruk'un babasının yanında olduğunu görüyoruz.
Sanırım(!) bir hışımla gittim,
Yaz'ın yanına...
Ama kendisine hiçbir şey söylemedim o anda...
Bu sabah, bana tavır yaptınız dün akşam.
Ayrılmamı istiyorsanız söyleyin dedi.
Ben de ona tavır yapmadığımı, sadece endişelendiğimi söyledim.
Adam çocuğuna bisiklete binmeyi öğretiyordu o an.
Hangi bir çocukla ilgilensin...
Onun yanından 200mt uzaklaşması normal mi?
Bilemiyorum, ona da endişelerimi söyledim sabah...
Ama üzülen ve incinen taraf gibi gözüken o.
Bilemiyorum siz söyleyin...

Çok uzun bir yazı oldu,
bir çoğunuz ufak ufak komşu bloglara doğru uzamıştır.
Kalıp da benimle birlikte bu yazıyı tamamladıysanız
teşekkürler, sevgiler, saygılar...





19 Ağustos 2010 Perşembe

Doğal karşılamak...


Evin tam altındaki park, onların toplaşma yeri...
Aynı saatlerde, haberleşip iniyorlar.
Çoğunluğu erkek yaşıtlarının...
Boran, Doruk, Burak...
Tesadüfen benim arkadaşlarımın yaşıt çocukları da erkek çoğunlukla...
(Birkaç tanesi hariç)
Yani şimdiden içli dışlı büyümeye başladı onlarla...
Yarın öbür gün yuvaya, oradan ilkokula başladığında
daha da alışacak. Bir arada büyüdükçe, erkek arkadaştan
çok da güzel arkadaş olduğunu da görecek.
Aşık olduğu dışında,
ayırmayacak arkadaşlarını kız-erkek diye...
Yadırgamayacak, erkek görünce elini ayağını nereye koyacağını şaşırmayacak.(inşallah)
Nimet Çubukçu büyüğümüz(!) haremlik seramlık okumayı
desteklediğini duyurmuş, yapabiliriz böyle bir çalışma buyurmuş.
Tamam, anlıyoruz erkek var diye, kızlarını okula göndermeyen
aileler için yapılacak bu çalışma sözde...
Ama yapmayın eylemeyin.
Şu çocukları kaba çizgilerle birbirinden ayırmayın...
Ayırmayın ki bir uzaylı gibi görmesinler birbirlerini...
Ayırmayın ki, ilk gördüğü karşı cinste almasınlar soluğu...
Yasaklanan her şey gibi meraktan hatalar yapmasınlar.
Ne kadar ayırabilirsiniz ki hem etle tırnağı.

Çok duymuşumdur Dame de Sion gibi kız liselerinin pencerelerinden
bellerine kadar sarkarak erkeklere laf atmaya çalışan kız hikayelerini...
Ne kadar doğal gelişirse ilişkiler
o kadar sağlıklı ilerler...
di mi ama?



18 Ağustos 2010 Çarşamba

Yemeğe misafir...

Yemekte misafir ağırladı Yaz Hanım...
Odasındaki küçük masasında.
Döke saça, konuşa konuşa...
Eğlenmek de lazım tabii.
Duru'nun elinde bir marakas, Yaz'ın elinde bi tane...
Hangi rengi biri alsa, öbürü daha kıymetli.

Canım arkadaşım, öpüjeeeem!


Ortalık battı elbet. Ama batsın, hep savunduğum gibi çocuklar

ancak dağıtarak, pislenerek öğrenirler.
Eskiden olsa bu kadar çocuğunuz olur haaaa derlerdi büyükler di mi;-)

Misafiri gittikten sonra Yaz Hanım,
toplamaya da yardım etti hem...
Tabaklarını da mutfağa taşıdı bir heves.

Duru ve Yaz iyi anlaşıyorlar, hadi bakalım kızlar:
"Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın" :-)

Bu da bizim mesaj panosu görevi gören buzdolabımız.
Her gün ona bir fotoğraf bulup götürüyorum.
Onlara bakarken, öyle gurur duyuyor ki:
"Sen benim için getirdin bunları diyor"
Böylece paylaştığımız bir hoşluk oluyor,
onu gün boyu da düşündüğümüzü gösteren,
biz yokken bizi temsil eden...



17 Ağustos 2010 Salı

Evcilik...


Çocuğunuza nasıl davrandığınızı, onunla nasıl konuştuğunuzu
dışarıdan şöyle bir gözlemlemek ister miydiniz?
Ya da korkuları ne, arkadaşlarıyla ilgili, ailesiyle ilgili neler düşünüyor?
Verin eline bir oyuncak bebek ve dinleyin...


Şu sıralar Yaz epey bir evcilik oynamaya başladı kendi kendine...
Bıcır bıcır konuşuyor bebekleriyle.
Ben de dinlemeye bayılıyorum.


- Merhaba bebek, nasıysın?
-Annesi, babası işe giitmiiiiiiiş, sonraaa gelmiş...
-Canıım seni çok seviyorum.
-Uffff mu oldun? Şimdi doktor gelecek.
-Kaplan buraya gelmez, ormanda yaşıyor.
-Kucağıma gel...
-
Verin eline oyuncağı, çocuğunuz anlatsın
siz dinleyin... Neler çıkıyor ağzımızdan, ya da başkalarının ağzından
bidiliklerden duyun! Çok keyifli...


Bu arada Yaz sabahleyin "moruk" dedi! Yarabbim bunu kimden duydu,
ya da inşallah Doruk demiştir(arkadaşı) de ben yanlış duymuşumdur...
Doruk demiştir, Doruk....


16 Ağustos 2010 Pazartesi

Sürpriz...


Sürpriz güzel şey! Üzerinde düşünüldüğünü gösteriyor. Özenildiğini, çaba gösterildiğini...
Sürprizi için buradan 'birisine' teşekkür ederim...



13 Ağustos 2010 Cuma

Yaz geceleri ve DALYA...

2 ayrı gece... 2 Yaz gecesi.
1.gece: Sabaha karşı 5.00 civarı
Yaz mırıldanıyor, kulağımı dikiyorum, beni mi çağırıyor diye
yok yok beni çağırmıyor, rüya görüyor, rüyasında
"Hayır eve gitmeyelim" diyor gezenti kızım.

2.gece: Ateş 38 ve üstü...
El ele uyuyoruz, o yatağında
ben halının üstünde, Calpol, İBUFEN ve biz...
Neyse ki üçlü bileşim, güçlü etki şeklinde
geçiştiriyoruz durumu...


Ve Dalya... Kilyos tarafında bir plaj...
Bundan 7 yıl önce Murat alyansını kaptırmıştı dalgalara
bu sefer ben kaptırdım.
İki gelişte iki alyans...
Ne garip. Dalya'ya evli giren, bekar çıkıyor :-P
İşin şakası bi' yana yeni alyans modellerine bakabiliriz bu bahaneyle...


Ve bi yaşıma daha giriyorum yarın.
Etrafımdaki tüm güzelliklere ve renklere teşekkür ediyorum.
Bu şarkı, yarın bir kez daha doğacak olan bana gelsin o zaman...





9 Ağustos 2010 Pazartesi

Öyleyken böyle...



Cuma akşamıyla başlayayım.
Buika denen Latin hatunu dinlemeye gidelim dedik,
Murat çalışıyordu, eş durumundan...
Suada sanki bir fırın gibiydi.Yüzünü sıcak yalıyordu insanın...
İnsanlar da akın ettikçe ve bir de yan taraflarda yemek yiyenler
son derece terbiyesizce gürültü yaptıkça iyice üstümüze üstümüze geldi ada...
Erken çıktık. Müzik harikaydı oysa.
Acaba şartlar öyle olmasaydı, tadı daha farklı olur muydu?
Yoksa artık gece çıkmaları bünyeyi yoruyor mu?


Cumartesi Koç Üniversitesi'nde bir uygulamaya katılacaktık
Zeynep'le... Çocuk gelişimiyle ilgili...
İkimizinki de yarıda kaldı.
Nadir yavrum benim zaten ateşliydi,
Yaz da iki tane baktı, iki tane yaptı, kalkcam ben dedi.
Olayın devamı nasıl gelecekti merak ettim ama başı şöyleydi:
Kadın, bizi bir odaya aldı.
Masanın başına oturttu.
İki ayrı cam kavanoza oyuncakları atmaya başladı.
Yaz'a da aynı sırayla atmasını söyledi.Yaz 1-2 attı, başta doğru attı, sonra sapıttı,
kafasına göre rastgele oyuncakları kavanozun içine koydu.
Zaten sonra da sıkıldı.
Acaba kadıncağız önce biraz çocukla yakınlaşmaya çalışsaydı,
oda çok sessiz ve resmi durmasaydı öyle mi olurdu?
Her şeyi hatırlayan cin, sınava tabii tutulduğu izlenimine kapılınca
sabote mi etmek istedi kim bilir?

Sonra bari çocuklarla beraber bişeyler yapalım dedik
ama Nadirciğim iyice ilacın etkisiyle bitkinleşince
onları evlerine bıraktık.
Buharlaşmadan bari biraz jetonlu oyuncaklara gidelim dedik.
Çok bayılmıyorum ben de AVM'lere ama bu sıcakta kaçacak bir delik işte.
Yaz burada da şaşırttı beni.Bir oyuncak dükkanına girelim dedim ve hayır buraya girmeyelim dedi.
İki yandaki bijuteriden ise çıkmak bilmedi, hatta kendine uğur böcekli bir taç seçti.

Dün ona sorduk babasıyla.
Balıklara mı gitmek istersin, buz müzesine mi?
Balıklara gittik ikinci kez. Babası gitmemişti onu götürmüş olduk.
Buz müzesi nasıl olur bilmediğinden öyle söylemiş olabilir mi?

Dün parka indik, çocuğun tekinin babasının yanına gitti ve öyle durup dururken
annem işe gitmeyecek! dedi.
Ben de evet bugün tatil, bugün gitmeyeceğim dedim.
Ve bu sabah yine kıyamet koptu annem gitmesiiiiin! diye...
Acıklı gibi geliyor kulağa ama sonra düşündüm.
Her gün evde olsam, evde olmam bu kadar kıymetli olur muydu diye...
Olmazdı herhalde.
Yoksa züğürt tesellisi mi bu?

Ne bileyim işte... Öyleyken böyle...

(Bu sabah CD'lerini anlatıyor kendi kendine :
http://www.izlesene.com/video/cocuklar-tarzankayu/2451829



( Benim kızım erkek Fatma'dan hallice dostlar...
Ama süsünü de ihmal etmez. )


(Burada naapıyor dersiniz? Bana gülümse diyip, fotoğrafımı çekmeye çalışıyor.)