28 Ekim 2010 Perşembe

Uyuyan melek



Uyumamışsın bütün gün.
Saat üçte bizi görünce tümden kaçtı uyku perisi.
Ancak 19.00'a kadar dayanabildin.
Oysa gündüz uykusu için çok geç,
gece uykusu için çok erkendi.
Daha yemek yememiştin.


Aç bilaç, ayağın koltuktan sarkmış, ağzından memen kaymış
tam bir kuzucuktun küçüğüm.



Altını bile uyurken değiştirdim, uyanmadın.
Seni yatağına taşıdım.
Çok tatlıydın çok.
(Ama sen yine de sabaha kadar uyanma e mi?)

26 Ekim 2010 Salı

Lider anne-baba olmak...


Bir zamanlar çok katı, otoriter, bakışlarıyla çocuğu olduğu yere
mıhlayan, nuh diyen peygamber demeyen,
izin alana kadar deveye hendek atlatan,
sesiyle odaları çınlatan anne-babalar vardı...

Onlardan ağzı yanarak büyüyen bir nesil geldi sonra.
Çocuk büyütürken, bir relaxlik,
bir hayır-bilmezlik aldı başını gitti.
Onlar arkadaş anne-babalar oldular ama
seviyeli bir arkadaşlık mı oldu bu,
yoksa çocukerkil bir aile mi çıktı ortaya tartışılır.

Hepimiz düşünüyoruz ara ara, nereye ne kadar 'sınır' koymalı?
Ne kadar 'hayır' olmalı?
Hangisi hayırlı?

Şu okuduğum kitaptan birkaç şey paylaşayım:
"80'lerde hoşgörülü yaklaşımın iyi niyetli savunucuları ana babaların
çocuklarının arkadaşı olması gerektiği fikrini ortaya attı.
Bu yaklaşım bir önceki kuşağın ana babalarının savunduğu ilkelerin
birçoğundan vazgeçmesini gerektiriyordu.
..... Maalese bu yaklaşamı destekleyenler çocukların yetişkinler gibi düşünmediğini ve davranmadığını unutmuştu. Tıpkı çocukların kurallara, disipline ve sınırlara ihtiyacı olduğunu unutmaları gibi.
'90'ların başında bazı ana babalar bu gelişmiş arkadaşca tekniğin sonuçlarını almaya başladı, çocukları kontrolden çıkmıştı. Hepsi kim olduklarının bilincinde olmadan
"bitmek bilmez bir an"'ın tadını çıkarıyorlardı.
Bir yerlerde hata yapıldığını kabullenme zamanı gelmişti.
Günümüzde birçok anne baba eskilerin zaten bildiği bir şeyi yeniden keşfediyor. Ana babaların eğitici olmasının önemini...
Çocuklarla arkadaş olmak elbet önemli.
Ama anababaların ana baba gibi davranması ve çocuklarını yönlendirmesi çok daha önemli.
.... Başanlı bir anne baba olabilmek için liderlik yapabilmek ve
çocuklara ölçülü bir otorite göstermek gerekir.

Lider anne babalar: Basit gibi görünen fakat sihirli ve yıllara meydan okuyan bir kavram.
Çünkü lider, hem sevilir, hem de takip edilir...

.........

Yani DENGE... Benim kendime çıkarttığım.
Tutturması zor bir olgu. Çoğu zaman arkadaş anne/babaya kayıyoruz gibi...

Sizin de, takip ettiğiniz birçok kaynak gibi her çocuk gelişimi kitabı birşeyler söylüyor.
Ben de her çiçekten beğendiğim balı almayı seçiyorum.
Kendime ve çocuğuma en uygun olanı...

(Sonradan ekliyorum burayı, dün bu yazıyı yazdıktan sonra iki örnek olay geldi aklıma.
İlki çok eski bir arkadaşım hakkında.
Tam bir arkadaşlık ortamında yetiştirdi kızını.
Kızı şimdi kocaman bir genç kız.
Hiç unutmam, çocukken bir rüya görmüştü.
Anne araba kullanıyor, ama kullanırken yanındaki arkadaşıyla konuşuyor.
Çocuk da arka koltuktan ön taraftaki direksiyona uzanıp,
kaza yapmayı engellemeye çalışıyor sürekli ve anneyi uyarıyor.
Jung'da arabanın hayat yolu olduğunu düşünürseniz, yorumlamak çok da zor değil.

İkinci örnek olay iş görüşmesi için aradığım bir adayla ilgili.
Tam 80'ler kuşağından...
Küçücük. İş görüşmesine çağırıyorum kızı, bana açık adresinizi benim gmail adresime atar mısınız diyor... Dünyanın merkezi olmaya ne kadar alışmış.
Ben de lütfen internet sitemizden açıp bakar mısın dedim, ne diyeyim...)



25 Ekim 2010 Pazartesi

Happy Feet (Yani Neşeli Ayaklar)


Yeni favorimiz, diğer penguenler gibi şarkı söylemek yerine dans ederek
kendini ifade etmeyi seçen, daha doğrusu dans yeteneğiyle doğan
şirin mi şirin bir penguen... Tüm kabilenin onu değiştirmeye çalışmasına,
engellemesine aldırmadan dans etmeye devam eden bu şirin penguenin adı Humble...
Tavsiye ederim küçüklere, çok pozitif.

Diyeceğim o ki bizim de bi' Happy Feet'imiz var, yani Neşeli Ayaklarımız.
(Yaz'ı duyar gibi oldum yani derken, bugünlerde o kadar çok kullanıyor ki,
anneannem yani annen,, gibi :))

Bizim Happy Feet de, sahne gördü mü, müzik gördü mü atıyor kendini ortaya...

Önce cumartesi Forum Istanbul'daki dans rekoru denemelerinin tanıtımında
attı kendini sahneye... O metalci saç sallamaları falan nerden öğrenmiş hayret.
Videosu da vardı sormayın, şaşkoloz annesi sildi galiba
İnşallah Murat kurtarırsa akşam, yarın yüklerim.
Pazar günü de Noa'nın doğum gününde,
nerde müzik, dans
Yaz orada...


Böyle topluca çocukları görünce nasıl da belli ediyorlar ilgi alanlarını...
Biri hamurlara koşuyor, biri arabalara, biri müzik aletlerine...
Çok zevkli seyretmesi çoook.Yukarıdaki güzellik Noa... Doğum günü sahibesi.
Oyuncakları talan edilirken çok olgun davrandı doğrusu,
bir yaş daha büyüdü ya; )

Sormayın , herkes çocukları ikilemiş valla...

Unutmadan, Yaz'a pastanın mumlarını sadece doğum günü sahibinin üfleyeceğini
hatırlatmalıyım. Sen herkesden önce atıl, üfleyeceğim diye...
Saçları tütsülendi bi de hafiften.

Bu melezlere benzeyen güzelliğin adını bile bilmiyorum,
kalabalıktan fırsat olmadı öğrenmeye.


Hadi çılgınca müzik yapalım!

Noa'nın odası talan edilirken...

Ve biraz sportif faaliyetin ardından
yine müzik tabii ki!
333 dudaklarına da bakın happy feet'in :)


22 Ekim 2010 Cuma

Su gibi...


Tam da kuruyordum kafamda,
Cumhuriyet Bayramı ilanı vermek isteyen
ama o ilanların içinde Atatürk'ü,
demokrasiyi, cumhuriyeti öven kavramlar
kullanmaktan kaçınan müşterilere duyduğum kızgınlığı
yazsam, biraz dert yansam da rahatlasam diye...
( Hayır yani ilan vermek zorunda değilsiniz, karşıysanız...
Hem pastam dursun, hem karnım doysun diyorsunuz.)
Tam bunları düşünürken işte...



Bu güzeller güzeli çiçek geldi.
Gönderenin kendi gibi güzel...
En sevdiğim renkte...
İçinde melekler saklanmış...
Böyle güzel insanların olması,
bunu hatırlatacak şeylerle karşılamak günü ne kadar da değerli.

Madem günü yumuşattık,
sizinle sözcüklerin, hareketlerin üzerimizde ne kadar etkili olduğunu gösteren
bir link paylaşmak istiyorum.
http://www.bodynsoulmagazine.com/su/

Vücudumuzun dörtte üçünün su olduğunu düşünürsek,
neden davranışlardan, sözlerden bu kadar etkilendiğimizi anlamak çok mümkün.

İçtiğim suyumu daha bir şükranla, sevgiyle içiyorum dinlediğimden okuduğumdan beri...
Şifa niyetine...
Güzel hafta sonları!



21 Ekim 2010 Perşembe

"Evde az eğlenin!"

Okula geleceğinden bir gün önce evde çok eğlenmeyin.
Biraz sıkılsın, okula gelmek istesin, özlesin demişler...
Kusura bakmayın benim çocuğumla geçirdiğim vakit değerli.
Bi zahmet siz özletin okulu...
Özlerse ne ala, özleticem diye evde sıkılmasını sağlayamayacağım valla...

Bize bu sabah kitap okurken... Aslında çok çalıştığı yerden gelse,
şakır şakır anlatır da, bu kitabı daha az biliyor :-)

kitap okuyal�m izlesene.com



Şu kitabın adına bakar mısınız? Babası kitabın içeriğini değiştirmeye çalışırken
çok komik di mi? Şimdi bu kitap için zamanlama yanlış, babasına İngilizce diyorum ki onun yanında, wrong book! Tekrar ediyor bizimki ronk buk! :)))

baba kipat oku izlesene.com




20 Ekim 2010 Çarşamba

Anneye hasta olmak yasak...




Beni şu pastırma yazı havalar mahvetti sanırım.
Çocukluğumdan beri ilk defa ateşim çıktı 39,5'a...
Kemiklerim sızım sızım eve gittim, erken çıktım biraz.
Gerçi biliyorum evde dinlenmek pek mümkün değil,
ama işte de kalmam mümkün değildi o safhada.

Ateş beni koltuğa mıhladı.
Yaz yanıma gelmeye, yanıma yamacıma yapışmaya çalıştı inadına.
-Annecim elini tutabiler miyim? diyerek.

Ama ilk defa başımı kaldıracak halim yoktu.
Annemle kardeşimi çağırdım, Yaz yatınca kadar benimle kalın,
başa çıkamayacağım diye.
Beni bilenler bilirler, yardım isteme özürlüyümdür.
Düşünün ne kadar perişanmışım.

Beni hiç bu kadar sessiz ve bitkin görmeyen Yaz
arada şöyle bir cümle kurdu, dudaklar büzük:
" Ben annemi çok seviyorum,
gerçekten çok üzülüyorum..."
Ya çok iyi rol kesiyor bu bücür, ya da fazla duygusal.

Kendimi Öyle bir geçer zamanki'nin Osman'ını seyreder gibi hissettim.
İçim de gitti. Ona geçmesin diye uzak tutmaya çalışıyorum ya, zor da geliyor, yaklaşma canım demek.

Yatma saati geldiğinde, annem 1 saat masal anlattı.
Yok illa annem gelsin, o anlatsın.
1 saat sonunda babası geldi, birkaç masal da ondan dinledikten sonra
yine annem gelsin.
İçeri sesleniyor bana:
"Anneciiiim bi dakka geler misin?" (Yazım hatası yok aynen böyle)

Benim de sesim çıkmıyor, masal anlatacak.
Benden başka birilerinin uyutmasına neden bu kadar karşı bu çocuk?
Sonunda babasıyla, yorgunluktan bayılarak uyudu.

Yani diyoruz ya, hep Allah kuzucuklarımızı korusun hastalıklardan,
kocaman harflerle diyorum ki BİZ ANNE/BABALARI DA KORUSUN!

Bugün kendimi TYLOL HOT falan derken toparladım, hatta işe bile geldim.
Ama bugünün konusu da OKULA GİTMİYCEEEM!

Niye sevdiremediler yuvayı? Bu kadar oyunu, arkadaşı, okulu seven bir çocuğa üstelik...
Hiç anlayamıyorum.






19 Ekim 2010 Salı

Hayatın gerçekleri



Tanıştırayım Simba ve Nemo... Yaz'ın balıkları... İsimlerini kendi koydu.
Nemo'ya hayranlığından evde balıkları olması hoşuna gider diye düşündüm alırken.
Büyük akvaryumdan, bize gelecekleri küçük kavanoza geçerken,
Yaz'dan gelen ilk soru, hayatın gerçeklerinden biriydi işte:
"Balık mı yiyces şimdi anne?"
Eee 2 yaşında bu velet!
Çoğunlukla balık yedirmeye çalıştığımızda karşılaştı bu kelimeyle.
Bi de celebrity Nemo'yu seyrederken ama o herhalde camın arkasından o kadar da gerçek gelmedi ona...

Simba ve Nemo'nun arkadaşı vardı bi de... Pinokyo! İki gün misafirimiz olabildi.
3. sabah kalktığımızda balık cenneti diye bir yer varsa oraya gitmişti.
Herkes kalkmadan önce , onu ebedi istiratgahına uğurladım, vedalaştım.
Bizim küçük cin, kalkar kalkmaz geldi balıklarına baktı ve Pinokyo nerde anne dedi.
Al bakalım. Orada bi hata yaptım işte. Şimdi farkına vardığım.
Bi an ağzımdan -Nemo'dan da gördüğüm üzre- tuvaletten denize gitti... dedim.

1. Bu gerçek değil. Hayatın gerçeklerini kendi anlayacağı dilden de olsa duyması gerekiyordu aslında. 2. Ya tuvaletten denize gideceğini düşünürse? Al bakalım.

Neyse bir daha ne o konuyu açtı, ne de ben.
Ama bir dahaki sefere hazırlıklıyım.
Allah tabii balıklarımıza uzun ömür versin.

Bu yazıyı yazdıktan sonra cuk oldu, şu yazıya rastladım.
Netice itibarıyle biber acıysa acıdır. Çocuğa bak ne kadar da tatlı diye yutturmaya
çalışmak yanlış aslında...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Mutlu hafta sonu...

Hafta içi bir arada olamamanın acısını çıkartmakla
geçer çalışan annenin hafta sonu tatilleri...
Yediremediklerini, yedirmeye çalışmakla bi de...
Bir süredir kahvaltımız epey bir sorunlu.
Peynir yemez, yumurtayı mız mız mız...
Bu hafta sonu hadi dedim, bunu deneyeyim,
süsleyip, püsleyeyip, aynı malzemeyi bi de böyle sunayım.
Hiç işe yarayacağını düşünmemiştim, ama yaradı.
Önce gözünü yiycem, burnunu yiycem diye hepsini yedi.
(Ekmeğin de ortasını çıkarttım bardakla keserek, içine yumurta kırdım.)
Gerçi bu ilk hevestir muhtemelen, ilk heves yemiştir hapur hupur
ikinciye yutmaz bu numaraları...


A Plus alışveriş merkezinde bir oyun alanı var, daha büyük çocukları oraya emanet edip alışveriş yapabiliyor aileler... Tabii bizimki için daha erken.
Ama orada öyle eğleniyor ki.
Gözündeki pırıltıyı ve neşeyi görmek için bile oradan ayrılmayıp, seyredebilirim.
Aynı anda hem top havuzu, hem trambolin, hem kaydırak.
Daha ne ister bir çocuk...

Dün hem Yaz, hem de benim için çok mutlu bi' gündü.
Birbirinden güzel insanlarla bir aradaydık.
Yaz o kadar mutluydu ki, hayatının rekorunu kırdı.
Hiç uyumadan akşamı etti.
Yolda dönerken hala bir şeyler anlatıyordu...

Kızlar, sizi ve bıdıklarınızı seviyorum.
İyi ki varsınız!




15 Ekim 2010 Cuma

Ortaya karışık salata



Bazen dağınıklık daha sağlıklıdır.
Bazen düzensizlik başka bir düzenin güzel habercisidir.
Bazı dağınıklıklar eğiticidir.
Bazı dağınıklıklar insanları birbirine bağlar...

Marulları yolarak salata yaptığını sanan küçük bir yürek gibi...
Ya da mesaiden gece 01.00'de eve döndüğümde bulduğum manzara gibi...
Işıklar açık, radyonun sesi Yaz'ın uyuduğu saatlerde hiç olmayacak bir şekilde yüksek.
Ortalık savaş alanı sanki. Yastıklar yerde...
İçeri doğru gidiyorum Yaz'ın odası boş.
Bizim odada baba kız bayılmışlar yorguluktan sızmışlar sarılarak.
Dağınıklığın ortasında bir huzur ve yakınlık adası oluşmuş sanki.


Okul devam ediyor.
O bölümde de bir dağınıklık hakim.
Öğretmeni suratsız buluyorum biraz,
donuk geliyor .
Bizimki ise cıvıl cıvıl, ona ilgi ve cilve yapan ablalardan hoşlanır.
Bilemiyorum. Ağlamış bu sabah gitmeyeceğim diye.
Annemle konuşacağım bugün, bakalım onun gözlemleri nasıl?

Biraz destek...
Kararlılık...

Gerekirse öğretmen değişimi...
Başaracağız inşallah...


Günün rengine, bulutların ağlak ruh haline uygun bir şarkı dinlemek isteyen var mı?



14 Ekim 2010 Perşembe

Agadu!

Dans dedik ya dün, buyrun size dans:


agadu izlesene.com



Bir postla iki iş!
Bir de mimim var, keyiflisinden...
Sibel yollamış mimi. İstatistiklerden en çok okunan, ya da görüntülenen 5 postu bulup, yazıyorsun.
(Yeni kayıt yapar gibi sayfa açtığınızda en üstte yer alıyor istatistikler seçeneği)
Ne gıcık bişey ama en çok görüntülenen postum bir spam canavarının sayesinde 1.liğe oturmuş.
500 kere falan görüntülemiş, yorum göndermiş!

Ben de Özlem'e (Elaselin) göndereyim mimi :)

En sevdiğim dizi, en sevdiğim müzik ve HADİ sürpri...: Yabancı bir IP'den bu posta dadanmışlar, habire spam yolluyorlar o yüzden en çok girilen post bu olmuş maalesef: )

Fransız Bahçeleri :
Bir arkadaşın düğününe gitmiştik, mekanı yazmıştım, sanırım yine düğün için mekan bakan birçok kişi bu sayfayı görüntülemiş.


ya gelmeseydin, yetişemeseydin, beni bulamasaydın....
Candan Erçetin'in melek şarkısından hareketle, kuzumu yazmışım.


Mutlu olmak ne ki zaten?
Mutlu olduğum basit detayları anlatmışım.


Öğretmiştik Yaz'a, anne, baba ve çocuk beraber Voltran diye bağırıp, Voltran'ı oluşturuyorduk.

13 Ekim 2010 Çarşamba

YUVA!


Yahu bir izne gidip geliyorsun, dünyanın işi birikiyor.
Başını kaldırmaya vakit bulamıyorsun.
Bana bazıları soruyor, bloga nasıl vakit buluyorsun diye.
Burası bir kaçış noktası, bir rahatlama seansı biraz da.


İki arada bir derede kaçıyorum sizin yanınıza ve bu beni mutlu ediyor gerçekten.

Neyse, iznimin ikinci haftasını özellikle yuvaya alıştırma haftası olarak ayırmıştım.
Öncelikle yuvadaki uzmanların da görüşüyle iki günle başlamaya ikna oldum.
(Bana kalsa tam gün bile gitmesinin faydalı olacağını düşünüyordum ama alıştırarak,
azar azar kalarak olmalı diyorlar. )


Ama birçok yuvanın yaptığı uygulama gibi alıştırma haftasında, anne ya da veli bir hafta boyunca gidiyor, çocuk içerdeyken bekliyor.
Bizim macera nasıl geçti anlatayım:



1.gün:
Uzunca bir dönemdir ballandıra ballandıra anlatmamın da etkisiyle koşa koşa gitti okula...
İçeri sevinçle girdi. Yarım saat sonra gelip, benim orada durup durmadığımı kontrol etti.
Arada benim yanımda kalmak istediğini söyledi.
Ben ona tatlım ben buradayım, istediğin zaman içeri dön dedim, tamam deyip içeri gitti.
1 saat sonunda öğretmen hadi bugünlük bu kadar yeter deyip, bizi yolladı.

2.gün:
Saat 10 civarında okuldaydık. Meğer 10.00'da kahvaltıya iniyorlarmış. Aslında siz kahvaltıdan sonra gelseniz ilk başta daha iyi olur dediler.
Çünkü yemek ve uyku çocuk için en son aşama imiş, alışma safhasında.
Eh söyleseniz öyle gelirdik dedik :)
Ama bizimkinin öğretmeni onu aldı, kahvaltıya indirdi. Süt içmiş onlarla...
Yine çok kısa bir süre sonra elinin üstüne atılmış yıldızla çıktık.
Tadı damağında kalsın diye sanırım.

3.gün:
Vasat bir gün. Çok tepkili değil, çok istekli de değil.
1.5 saat kaldı içeride çıktık.

4.gün:
Fiyasko. Bir ağlama, bir kıyamet. İçeri girdikten kısa bir süre sonra
annemin yanına gidiceeeeeem, diye ortalığı yıktı.
Öğretmen de getirmek istemedi hemen.
Sakinleştirmeye çalıştı.
Sakinleştikten sonra biraz beraber durduk, sonra çıktık.
Ama bir hayal kırıklığı oldu bende.
Eyvah dedim. Geri adım atmak en kolayı ama...
Kararlı olmak lazım.

Bugün:
Ben artık işe başladığımdan, anneannesi götürdü.
Önce birlikte götürelim, annem beklesin mi acaba diye düşündüm.
Sonra da benim olmamın durumu daha zorlaştıracağına karar verdim.
Dün geceden anlattım, anneanne götürecek, yarın okula gideceksin diye.
Sen dışarıda mı bekleyeceksin dedi. Yok dedim ben işe gideceğim, anladın mı dedim,
anladım dedi.
9.30'dan, 11.45'e kadar kalmış.
İyi geçmiş bugün :)

Annem, torun zaafıyla küçücük daha diyor. Yorulmuş, hemen uykusu gelmiş.
Ama alışacak. Çok da iyi olacak.
Televizyondan uzaklaşacak, faaliyetler yapacak :)
Hatta bir süre sonra hep okulu isteyecek.
Olmalı...

Sabah şımarığının fotoğraflarını da aralara serpiştireyim dedim...



11 Ekim 2010 Pazartesi

Yaz havası getirdik!




Araya zaman girdikçe nereden tutacağını, nereden lafa gireceğini bilemiyor insan.
İki haftalık izin bitti. Çok şey öğrendim, çok şey gözlemledim her tatilde olduğu gibi.
İlk hafta Kıbrıs'ta, ikinci hafta yuvaya alıştırma yollarındaydık.
Havaların yüzünü astığı şu günlerde biraz yaz havası taşıyalım size...

Çok şey öğrendim diyorum ya, gerçekten öyle.
Boşalıyor ya kafa, türlü çeşit insan geliyor ya etrafına.
Hem gözlem yapıyorsun, hem düşünüyorsun, hem de felsefe yapıyorsun içinden...

Yaz da daha bi' büyüdü sanki 1 haftada gözümün önünde.
Anlamadığı 5 vakit namaz. Ondan da anlıyor olabilir.
Acayip sosyal bir çocuk oldu orada.
Ortam da müsait buna.
O yüzden her sene gidiyoruz Artemis'e...
Kumsalı, denizi harika...
Ne diyordum, sosyallik muskası oldu iyice...
Masadan masaya gitmeler, yüzü bir gün önceden aşina gelenlere laf yetiştirmeler falan.

Hangi birini anlatayım, mesela bir gece, arka masadaki adama gidip
benim babamın da saçı yok demesini mi?

İkimiz sahile doğru yürürken, hadi çabuk olalım oğlum bekliyor demesini...
Oğlu, babasıymış :))

Gecenin ikisinde rüyasında 'babacım çok akıllısın' diye sayıklamasını mı?

Hemen kankası olan arkadaşının peşinden 'Anastasiaaaa' diye bağırmasını mı?

Çok iyiydi genelde, keyif aldı. Zorladığı olmadı mı? İnat yaptığı... Oldu, olmaz mı?
Ama bir gün sahilde o yandaki şezlongda uyurken,
o doğmadan önceki bir yaz tatilimiz geldi aklıma...
Onu sabırsızlıkla beklediğim, ama henüz gelmediği...
Ne sıkıcı tatildi o! O yüzden, zorlandığım zamanlarda şükrettim.
İyi ki varsın dedim içimden ve dışımdan!

İnsanın algıları, iş yığınından uzaklaşıp farklı bir yere kaydığında
hayat üzerine felsefe yapmaya başlıyor beyin dediğin.
Mesela açık büfede insanları gözlemledim.
Açık büfede insanlar hakkında çok şey öğrenebilirsiniz kanımca.
Büfe sırasında ekmeği keserken, çayını koyarken çok ağırdan alan,
her şeyi aheste aheste yapan birini görüyorsanız kesin çocuksuzdur.
Yoksa böyle oyalanacak vakti bulamaz asla.
Açık büfedeki yemeklere bakarken bile, müzedeymişcesine
el ele dolaşan bir çift muhtemelen balayındadır.
Yine çok süslü- (daha doğrusu süslenebilmiş olarak) yemeğe gelen
kadınlar muhtemelen çocuksuz tatil yapmaktadırlar ya da büyücüdürler.
Tatlı reyonundan alacağını sonraya bırakmayan,
tek seferde yemeğini, tatlısını her bir şeyini almaya çalışan kişi de
ya tembeldir, ya da tatlının kalmayacağından korktuğu için tedbirli...

Bu tatilde Yaz'la ilgili de çok şey öğrendim.
İyice can ciğer kuzu sarması olduk bu arada.
Kızım şöyle böyle diye yazmak beni utandırır,
ama zayıf taraflarını gördüğüm kadar artı özelliklerini de görüyorum
ve yüreğim kabarıyor sevgiden.
Çok sevgi dolu, merhametli bir çocuk Yaz...
Öyle olduğunu gördükçe yüreğim ısınıyor.

Dans, taklit, tiyatro, hafıza ve dil gelişimi yönünden durum parlak ama
atletik yönü zayıf... Hala zıplayamıyor mesela... Ayakları yerden kesilmiyor.
Bi de tatilde fark ettim, ağlayarak yaptırma huyu geliştirmiş.
Yahu yapacağın şey için bile ağlıyor.
"Annneeee süt!" Baştan ben bi ağlayayım da diyor herhalde.
Ama Çocuklarla birlikte büyümek kitabında okudum, uyguluyorum da, işe yaramaya başladı.
"Tatlım ağlarken seni duyamıyorum. Ağlamanı bitirince konuşalım diyorum.
Yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı.


Biraz da fotoğraflarla konuşalım...

Bir gün kumsaldayken bir kadın bana sahilde bile bezliyor musun, yazık çocuğa
bak çıkart bezi, iki günde öğrenir tuvaleti dedi. Dinledim, ve bir kez daha içgüdülerime
güvenmediğim için pişman oldum. O gün bezi çıkardım mayosunu giydirdim,
çocukcağız mayosuna kaka yaptı, utandı, söyleyemedi, çıkartmak istemedi.
Biz de o gün odaya 5 gibi çıkmak zorunda kaldık.
Kadına içimden saygılarımı sundum tabii...


Anası yanında, babası yanında çok mutluydu şekerfare...

"Canım kızım, çok tatlısın, çok seviyorum seni..." Hayır ben değil, o bana söylüyor.


Arkadaşlar edindi kendine, Murat'a ikisi için dondurma ısmarlattı.


İki yaşındayım beynn ulan, zaman gelir yaparım aframı taframı.


Kumlara basmak tabuydu yine çok zaman.
Sadece bir abla ve teyze, kumlara basması konusunda onu çok motive etti, son zamanlarda
rahat rahat bastı. Onları gördüğünde de haber verdi onlara: 'Kumlara basıoorum ben."

Beni ne banyoda yalnız bıraktı, ne tuvalette. Gördüğünüz jaluzi banyonun.
"Anneeeee aç, gelebiiilir miyim?"


Büyümüş kızım, sahilde iki saat bile uyuduğu oldu.
Ben de kitap okuyabildim.

Kendi de Tarzan'ın CD kapağını okudu anlattı.


Çıkmadan önce mutlaka aynada kendini görmek istedi.

Ayak izlerini bıraktı sonuç olarak, önceden basamadığı
kumlar üzerinde...


Bir gün durdu durdu, "denizi seyrediyorum anne" dedi.


Sahneyi çok seven bir çocuk.
Mini disco'da iki gün hareketleri gözlemledi.
Valla 3.gün şakır şakır yapıyordu.



Veee geçen hafta da yuvaya alışma haftasıydı. O da yarına artık.
İki hafta yoktum, hööööö diye döküldüm ortaya :)