30 Kasım 2010 Salı

Altı üstü bez parçası.


Geçen hafta okuldaki rehber öğretmeni
annemle haber yollamış, arasın diye.
Aradım, aslında gösterdiği gelişim açısından bir üst sınıfa
almak istiyormuş Yaz'ı...

Ama bir şartla. Önce bezi halletmeliymiş.
Gelecek hafta(yani yarın!!) için sözleştik.
Okulda öğretmeni bezini çıkartacak
ve duruma bakacak.
Bakalım ne yapıyor diye?
Ben önden başlayayım mı dedim.
Yok yok, burada başlayalım ilk dedi.
Hiç denemeniz oldu mu diye sordu.
Birkaç kere oturdu, yaptı da...
Ama ciddi bir denememiz olmadı dedim.
(Neden olmadığına gelince,
tuvalete, lazımlığa gitmeye itiraz edince ısrar etmedim de ondan)
Yani tam kapasite bezi çıkartıp atarak ilk olacak...
Daha iyi ilk defa başlıyor olması, daha kolay dedi.
Çok titiz misiniz dedi?
Biraz rahat olmanız lazım bu sürecte dedi.
Olurum tabii, eve de söylerim dedim.

Aman şu işi onlar çözsünler, çok sevineceğim valla.
Nasıl gözümde büyüyor.

Hayır, herkes de bu konunun peşinde.
Geçen gün çekimdeyiz.
Hatun bir köşeye eğildi, bi de bağırıp haber veriyor:
"Ben kakamı yapıcam" diye...
Tabii hemen başladılar, " aaaa hala bezli mi?"
-Kem küm, ama zorlamayın diyorlar... diye cevap verdim
ama hallolsun istiyorum bir an önce.

Hem kızımın sınıf geçmesi buna bağlı;-)

Okul durumu gayet iyi gidiyor bu arada, Elifcim sormuş.
Güle oynaya gidiyor artık.
Öğretmenini de seviyor.
Allahıma bin şükür:))

Yukarıdaki fotoğraf hafta sonunda
yaptığımız çekimden.
Yavrum acıkmış herhal.
İlk defa böyle ekmek arası köfte yediğini gördüm.
Böyle iştahlı iştahlı gören de hep böyle yiyor sanır.

Büyükelçi olma da...


Küçükken bir dönem hariciyeci olmak istemiştim.
Diplomat, büyükelçi falan.
Herhalde dünyanın çeşitli yerlerini gezdikleri,
sürekli farklı kültürleri tanıyabildikleri için.
İlk hayalkırıklığım, bu mesleğin (genelde) erkeklerin tekelinde olduğunu
öğrenmemle başladı. Kadınlar genelde diplomat eşi, büyükelçi karısı
sıfatlarıyla anılıyordu.
Uluslararası ilişkiler mezunu kadınlar ise genelde dışişleri bakanlığında
bir şeyler yapıyorlardı işte.

Ve şu an dünyayı sarsan Wikileaks fırtınasına bakınca
bir kez daha şükrettim o aleme dalmadığıma.
Olay, direkt dedikodu, -miş, -mış üzerine kurulu (imiş.)
Dün televizyonlarda konuşan eski bir büyükelçi de söyledi.
Bizim mesleğin özü bu aslında, duyduğunuzu aktarma diye...

Ben günlük hayatta nefret etmişim dedikodudan.
Duydum mu tüylerim diken diken oluyor.
Bi de para kazanmak için bu işi yapmam gerekseydi,
kendimden soğurdum herhalde buz gibi.

Bu sabah Uğur Dündar'ın bu olayla ilgili bir yorumu vardı,
çok hoşuma gitti:
"Furdiler, furdiler, furildiler..."

Bugün Yaz'a sordum, büyüyünce ne olmak istiyorsun diye?
-Yeklamcı dedi.
Bu da çok matah bişey değil ama neyse...
Yolu uzun, daha çok fikir değiştirir.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Teşbihte hata olmaz :))


Yukarıda gördüğünüz bardak Yaz'ın.
Ne zamandır yoktu ortalıklarda, kaldırmıştık.
Geçen gün çıkmış ortaya onunla su içerken
durmuş durmuş üzerine bakmış, yumurtlamış
Aylin Kotil demiş!

Onun okuluna gidiyor ve karşılaşıyor sabahları
onunla da o bakımdan.


Uf-be!


Ufukta çok mutlu günleri olsun.
Hayatları, her notası uyumlu bir beste gibi geçsin.
Evleri şen, kahkahaları içten, bakışları hep parlak,
günleri su gibi duru olsun.
Gören, duyan UF BE! desin...
Benim küçücüğüm, yeni hayatına giden yolda bir adım daha attı dün.
Mutlulukları daim olsun.


28 Kasım 2010 Pazar

Yaş dediğin...





İnsan hayata böyle gülebildikçe yıllar geçse ne yazar?
Mutlu yaşlar arkadaşım!



26 Kasım 2010 Cuma

Yastık sohbetleri

Çocukken duyardık herkes yattıktan sonra
annemle babam mırıl mırıl günün olaylarını yorumlar,
sohbet ederlerdi. Bu mırıltılar eşliğinde uyumak nasıl güzel bir keyif,
nasıl güzel bir güvenlik duygusuydu.
Bu detay, başlığı yazdıktan sonra aklıma geldi.


Akşamları yatağa gitmek üzere hazırlanırken,
ya da yattıktan sonra öyle güzel sohbetler yaşanıyor ki aramızda.
Baldan tatlı.
İlgiyi dağıtacak hiçbir oyun, televizyon, yaramazlık dürtüsü olmadığından
el ele sohbet ediyoruz.
Günün olaylarından, dünün olaylarından, yarın
yapacaklarımızdan.
Tamamen konuşmaya odaklı olan ilgisinden hareketle
hak ettiği övgüleri yapıyorum ona.
İlacını sorun çıkartmadan içtiyse,
yemeğini yeterli yediyse,
balığının yemeğini verdiyse mesela.
Övüyorum, takdir ediyorum.
Yanlışları söylemek için de uygun bir mekan tabii yatak.
Uyumadan önce yaptığım uyarıları, daha bir can kulağıyla dinliyor sanki.
Bazen kendini de savunuyor, iki yaş aklıyla...

Bazen de odasının o loş ışığında, gülesim geliyor verdiği cevaplara...
Mesela...
Tuvelet eğitimiyle ilgili bir kitap okurken:
- Kuzucum sen de abla oldun artık di mi?
-Hı hııı.
- Sen de beze bay bay diyeceksin yakında, tuvalete yapacaksın di mi?
Alın bakalım cevap:
-Tamam anne, ama birazcık daha büyüyeyim de...
(Bu arada tamam kelimesini hamam gibi söylüyor çok komik)

Ya da... Yine kitap okurken, inekten bir bardak süt isteyen çocuğa
ineğin "sen git buzdolabından iç" dediği bölümde:
- Buzdolapta içilmez ki, yatakta içilir süt. (Elinde biberon)
Dolapta içersen çok komik olar.

Öğretmenler Günü'nde... Geceliğini giydirip, yatmaya hazırlanırken
şarkı söylüyorum ona: "Öğretmenim canım benim, canım benim..."
"Sen bir ana, sen bir baba her şey oldun artık bana" bölümünde itiraz eder:
- Öğretmenden baba olmaz ki... Baba babadır."
Anne oluyor demek ki :)

Okuldan bahsediyoruz karşılıklı.
-Canım yarın okul var ne güzel di mi?
-Anne benim okulum uzakta çok üzülüyorum...
(Bu arada okulu çok seviyor artık, koşa koşa gidiyor. Okul da çok yakın aslında.
Ama rol kesiyor işte. )

Bu üzülüyorum rolünü de çok yapıyor artık artiz.
Bu sabah da anneannesine demiş ki dudaklarını büzerek:
- Anneanne, geçen gün kolyeni bizde unutmuşsun,
çok üzüldüm ben...

Veee son bomba.
Bu sabah okuldan taksiyle dönerlerken anneannesine
başlatmış anlatmaya:
-Babamı polisler götürdü. Annem onu kurtaramadı!
Hönkkk. Annem diyor ki taksici gerçek sanacak diye naapacağımı şaşırdım.

Neyse Einstein'ın meşhur lafını unutmamak lazım:
"Hayalgücü bilgiden daha önemlidir."


Şimdi size yastık sohbetleriniz bol olsun, baldan tatlı gelsin diye
bir dilekte bulunacağım ama...
Gece çocuğunu uyutmak için saatler boyu canı çıkan annelere
iyi bir dilek mi bu çok da emin olamadım...

24 Kasım 2010 Çarşamba

Oyuncak hikayesi


Oyuncaklarla kurdukları diyaloglara,
dünyaya bakış tarzlarına,
kendilerini ele veren komik detaylara
bayılıyorum.
Bir çocukla yaşamanın en güzel taraflarından biri bu herhalde.

Bazen oyuncakçıları dolaşıp, hiçbir şey almadan çıkabiliyoruz.
Israr etmiyor alalım, eve götürelim diye Allah'tan. Belki de şimdilik.
Öylece, mutlu mesut vakit geçiriyoruz.
Sayesinde 3 kilo biftek yemiş gibi gülüyorum komik kızımın.
Mesela şu aşağıdaki köpeği görünce ne dedi dersiniz?
-Aaaa anne bak, KIZ KÖPEK!

Bu ikisinin annesiymiş o. Ya ben?
Ben de anneannesi...
E tabii doğal olarak.



Onca oyuncağın içinde yine gidip gidip, kendi hayvanlarının aynısını
bulup, iki saat buradan ayrılmaması bi enteresan.
Yavrucum git, hiç olmayan bir şeyi keşfet di mi ama...


Topun arkada kaldığı bir anda topla konuşmasını duydum:
"Beni yakalayamazsın!" :-))))


Öksürüklü kızım, hafta sonuna kadar iyileşsin de
fıttıralım yine orda burda...

(Yorumlarda teyzesi hatırlattı, geçen gün anneannesi sen nerden çıktın,
nerden geldin deyince, ne dedi hanfendi:
Oyuncak hikayesinden :))

23 Kasım 2010 Salı

Empati

O öksürür, senin ciğerin parçalanır.
O gece boyu gıcıkla uğraşır, senin boğazın düğümlenir.
Onun uykusu bölünür, senin kabusun olur.
Dünyanın bütün kişisel gelişim kitapları
bir araya gelse "empati"yi bu kadar net öğretemez!

UF BE!


Bir evlilik hikayesi... Ayakkabısının seçiminden, evi tutma aşamasına...
Canım, kanım,hem kardeşim, hem arkadaşım.
Seni kerata yazmış, yazmış nasıl da saklamış
İşte burada, UF BE! hikayesi.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Zeytini sersemletmek...

Bir fıkra vardı, Temel bir türlü zeytine çatalını
batıramamış da, Dursun gelip küt diye batırınca
"Ben sersemletmesem sen biraz zor batırırdın da.."demiş.
Geçen günlerdeki durumumuz aynı böyleydi.
Gece birimiz yatırıyoruz, masalları okuyor, el tutuyor
mesaimizi gerçekleştiriyoruz, daaaan "babam gelsin..."
baba gidiyor o da bir mesai harcıyor daaan" annem gelsin..."
Artık zeytini hangimiz sersemletirse...


Bu arada kızımız babaya da mesai yaptırmaya başladı bugünlerde. He heeee.

21 Kasım 2010 Pazar

Doğalı bayram (2)

Kah dedemize bayram ziyareti dönüşü Büyükçekmece sahilinde,
kah Yeşilköy sahilinde, kah Cumhuriyet Köyü'nde...
Bizi bu bayram doğayla yakınlaştıran havaya çok teşekkürler.


20 Kasım 2010 Cumartesi

Şiirli şarkılı bayram (1)

Ne güzel böyle uzun uzun, dar vakitlere sıkışmadan bir arada olabilmek...
Öğretmek, öğrenmek...
Şaşırmak, şaşırtmak...
Bayram iyi geldi bize, doya doya beraberdik.
Gecikmiş bir 10 kasım şiiri ve birkaç şarkı kattık repertuarımıza.
Ne kadar da öğrenmeye aç, sünger gibi çekiyor.
Daha çok birlikte olabilsek.... Keşke.... diye düşündüm bu süreç içinde.
Tatlım seni seviyorum demiyor mu hele,
eriyorum dostlar tam anlamıyla.

doktor doktor izlesene.com



Aslında tam söylüyor ama yakalatmadı bi türlü keçi.

şarkı | izlesene.com


19 Kasım 2010 Cuma

Miniaturk


Burnumuzun dibinde henüz gezilmemiş bir mekan. Çocuklar için şaşırtıcı.
Beklediğimden fazlası ya da azı değil. Bildiğiniz , duyduğunuz Miniaturk işte.

Bahsetmek istediğim kaynakçı bir anne.
Alan turu yapan trene binmek için 2 tur sıra bekledikten sonra
haldur huldur önümüzden geçerek, 2 çocuğuyla trene binen,
sıramızı gasp edip, uyardığımızda ise pişkin pişkin sizin çocuğunuz da binmek istiyor, benimki de diyen, sayesinde bir tur daha beklemek zorunda kaldığımız bir miniatür!
Yanındaki çocukların psikolojisini düşünerek çok da laf etmek istemiyor insan,
ama sen nasıl bir örneksin çocuklarına yahu!

Hani eskiden Hıncal Uluç yapardı, trafikteki öküzcanların
plakasını vererek onları lanse ederdi.
Biz de mi yapsak böyle ne...
Hey miniaturk'teki sarışın iki çocuklu kadın!
Bizi düşünmüyorsan, yanındaki çocukları utandırmaktan utan...


18 Kasım 2010 Perşembe

Yenge/ç


Bayramın en keyifli diyaloğu küçük yengecimden:
Babası telefonla konuşmaktadır yengesiyle,
"Yengecim merhaba, iyi bayramlar!"
Bizim ufaklık girer konuşmaya:"Baba senin yengecin mi var?"
Direksiyon başındaki anne yarılır gülmekten.

Geçen bayramla bu bayram arasında öncesi sonrası yaptım.
Yaz bile artık nerde o eski bayramlar diyebilir.

12 Kasım 2010 Cuma

Melekler sizinle olsun...


Koca bir bayram tatili var önümüzde.
Umarım hepimiz için çok güzel geçer.

Sizi kızdıracak bi'şeyler olursa sakinlik melekleri,
Üzecek bir şeylerle karşılaşırsanız neşe melekleri,


Ciddiyetten sıkılırsanız şaka melekleri,
Öksürüp aksırırsanız sağlık melekleri,
Yalnız, ıssız hissederseniz sevgi melekleri yanınızda olsun...


Yaşama aşkı, bayram havası dolu bir tatil diliyorum.



11 Kasım 2010 Perşembe

ÖP ÖP ÖP doyamadım...



Bu yeni ben de kim?/
Aynada bakıştığım?/
Bu yeni ben, ben miyim?/
Kendimle tanıştığım.../
Dünümle bugünüm/
can ciğer kuzu sarması/
Geç oldu temiz oldu/
Geçmişimin karması.../


Yıkadı günahlarımdan beni masumiyeti...
Cenneten gelen bir melekti sanki...


Ben o şelale saçlara...


O ay o hilal kaşlara...

O süzme bal dudaklara...


ÖP ÖP ÖP doyamadım....



ÖP ÖP ÖP doyamadım!

Uzun zamandır kızıma ilan-ı aşk etmemiştim.
Siz de dinlemek ister misiniz? Buyrunuz...

10 Kasım 2010 Çarşamba

Günün gafı


Bugün tam evden çıkarken anneannesine
"çok yaşlısın sen" der.
Annem de ben çok yaşlı değilim ki nereden çıkarttın
kim söyledi diye sorar.
Bizimki de "GÜL!" der.
Gül'e dönülüp bakılır kem küm yaptığı görülür.
Yaw bi' kere annem yaşına göre gayet genç gösterir,
artı biz onlara moral, motivasyon sağlayalım diye uğraşırken
bu yapılır mı Brütüs?


Buyrun da annem!

9 Kasım 2010 Salı

Sonsuza dek...




Takılmış plak gibi...


Dün bir dokunup bin ah işitmiş gibi oldum.
Herkes üzerindeki sorumluluklara bir omuz istiyor.
Çok yorgun düşmeden önce
güç toplamaya yardım edecek
bir omuz...
O kadar doğal ki. Bunu isterken bile kendi kendimizi
aslında şikayetçi olmadığımıza inandırmaya çalışıyoruz.
Rol dağılımı yapılırken bir hata oluyor olabilir mi acaba?
Ya da rol dağıtımı yapılırken, her role atlayıp
sonra da ben bütün rolleri nasıl oynayacağım diyor olabilir miyiz?
E tabi kendine dağıtılan rolü hiç oynamayanlar da olabilir
o da ayrı.



Size geçen gün karşılaştığım ve ağzımın açık kaldığı bir olay anlatmak istiyorum.
Playbarn'a gittik Yaz'la, Yaz içeride oynuyordu.
Yanımda da iki çocuğuyla gelmiş bir kadın vardı.
Bir kız, bir erkek...
Oradaki görevli ablalar çocuklara hadi sinema zamanı dediler
ve Calliou koydular.
Kadın bana döndü ve dertleşmek için şöyle bir cümle kurdu:
"Şu Caillou da çok acayip, evde her şeyi baba yapıyor. Çocuğun altını bile değiştiriyor."

"Daha ne istiyorsunuz ne güzel işte baba yardımcı oluyor" dediğimde
"Olur mu canım, herkesin bir görevi vardır. Çocukları homoseksüelliğe itecekler."
Ah be kadın ah...

Onun oğlu büyüyünce evde bir şeye yardım ettiğinde homoseksüel
olacağını mı düşünecek yani? Yani hiçbir şeye dokunmayacak bu durumda.

Asırlardır süren empozeler, ezberletilen, dayatılan roller yönlendiriyor
hala bu devirde bizi.

Yaz nasıl söylüyorsa öyle... Takılmış plak gibi...

plak tak�ld� izlesene.com






8 Kasım 2010 Pazartesi

Yanlış anlattın...

Şşşşşt izleyiciler, lütfen sessiz.
Şu an içeride ender görülen gecelerden biri yaşanıyor.
Masal saatini baba üstlendi bu gece.
Benim boğaz ağrımdan sebep.
Yalnız bi tuhaflık var, her zamankinden farklı bir şeyler...
Baba 1 anlatıyor, kız çocuğu 10.
Babadan çok kızın sesi geliyor.
Baba yanlış anlatıyormuş meğer
ukela dümbeleği düzeltiyor.
"Baba yanlış anlattın!"

Bilmiş küçük suratı tanıdınız mı? Büyümüş de bizi düzeltiyor haspam.


5 Kasım 2010 Cuma

Gurul gurul...


Önce mide gurul guruldu.
Sonra doktor bağırsakları
dinledi meğer garul gurulmuş.
Doktora gittikten sonraki gün düzelme başladı usul usul.
Dün akşam her şey duruldu, oldu horul horul.

2 Kasım 2010 Salı

Pastırma yazı...


-Anne beni öslüyo musun?
diyen telefondaki bu küçük ses
insanı motive eden en güçlü şey herhalde.
Halsizken dışarı çıkartan,
hastayken parkları arşınlatan,
sesin çıkmazken masal anlattıran,
sırf belki ördekli parkta tost yer diye
yaka paça bir yerde sokağa fırlamanı sağlayan,
pastırma yazı gibi insanın en bitkin anında enerji veren...


1 Kasım 2010 Pazartesi

Gerçeklere davet!



Saatlerce oynar şunlarla... Keser biçer. Bize yemek hazırlar.
Çay kahve servisi yapar.
Arası çok iyi yiyeceklerle.
Ama oyuncak olanlarla maalesef!
Yaklaşık 1 haftadır ağzına kilit vurmuşlar sanki.
Zaten binbir nazla yediklerini geçtim, iki gündür abur cuburun bile
yüzüne bakmıyor.
Azı dişinden şüpheleniyorum ama gözümle de görmedim.
Baktırtmıyor ki.

İnternet karıştırdım az önce.
2 yaşından sonra, yemek yemeyi biraz silah olarak kullanırmış çocuklar
ailelerine karşı. Bakın bu konuya kendim karar verebiliyorum anlamında.
O yüzden herkese tembihledim, onun yanında bana şikayet etmeyin yemiyor diye...
Okuduklarım arasında fazla sıvı alımından da bahsetmiş,
çok süt de vermeyin diyorlar. Biliyorum, kansızlık da yapar fazlası.
Eh zaten aç, bi de süt içmezse harika olur şu sıra.
Zorlamayın, daha kötü sonuçlar olur diyorlar.
Fazla üzerine gitmiyorum, hiç zorlamıyorum ama halsiz kalmaz mı bu çocuk?
Yemeyen çocuk çok zormuş yahu...
Yediği insanın boğazından geçmiyor.
Şu aşağıdaki civcivleri bile yemedi düşünsenize...
Ey iştah geri dön noolur...

Sabah mahmuru şu küçük surat öğlen bi şeyler yiyecek mi,
borsa misali takipteyiz...