31 Mart 2011 Perşembe

Conconlarım

Böyle de geçer zaman... Masal gibi.
Masal dedim de, dün şöyle dedi:
-Çirkin Güzel'e hiç iyi davranmıyor.
Masalın içine girip, kızıcam anne çirkine...
Ah kızım öyle kolay olsa keşke...

Barbie'ye yeni imaj

 Söyleyip duruyor, esmer barbie alın
sırf istesin de işte...
Oysa benim Barbie'den daha çok beğendiğim Moxie kızları var
aldım onun esmerini yok, ıııh...
İlla barbie olsun.
Ben de hem biraz aksiyon olsun, hem de evdeki barbie enflasyonuna yenilerini
eklemeyeyim diye, sarışın barbienin saçlarını Arzum Onan kahvesine boyama kararı aldım.
 Beraber sıvadık kolları...
 Bildiğiniz saç boyasıyla...
 Güzelce eğlendik, bekledik kurumasını, renginin dönmesini...
Renk döndü de...
Ama yıkamaya gelince hepsi aktı gitti, sentetik sarışın boya tutmuyormuş demek.
Neyse annede çözüm tükenmez,
siyah ayakkabı boyasıyla boyadım,
Yaz yattıktan sonra.
Oldu mu, idare eder...
Tarihe geçtim herhalde, barbienin saçını boyayan şahsiyet olarak.

Sonra da dizlerine yattım, minişimden aferin aldım...
-Anne aferin bize!

30 Mart 2011 Çarşamba

Tiyatro

Şekerfarem, bugün ilk defa okulla tiyatroya gitti.
Büyümüş de okul gezisine gidermiş küçük hanım.
Giderken yine arıza çıkartmış kıyafetle ilgili.
İlla mavi puantiyeli elbisemi giyeceğim diye.
Giymiş de.
Bizim hayatımız tiyatro artık onunla,
başka tiyatroya ne hacet.


Her gün annem götürüyordu onu okula 
ve alıyordu.
Şimdi kolu kırıldığından beri götüremiyor.
En yakın oyun ve çılgınlık arkadaşı şu an istediği performansı gösteremiyor yani.
Geçen gün gittiğimizde başını dizine koymuş 
anneannecim çok özledim seni demişti oysa ki.
Bugün ne yapmış? 
Tiyatro dönüşü anneanneye uğramışlar, annemi hala sargılı görünce
-Seninle oturmayacağım ben, içeri girmeyeceğim demiş.
Üzülmüştür annem...

Aslında "alçıyı" gözardı etmek, görmemek istiyor farkındayım.
İlk gün o tarafa bakmıyordu bile...
Ne ilginç...
Annemin şu andaki durumunu görmemezlikten geliyor, kabul edemiyor...

Akşama dinleyeceğim bakalım, tiyatro nasılmış.
Keyfi ister de anlatırsa tabii...

29 Mart 2011 Salı

 
Olmasa hiç kara bulutlar,
karartmasalar günü, 
masumiyet çağını çalmasa hiç kötülük.
Hep gülse çocuklar...
 

28 Mart 2011 Pazartesi

 Yaz saatine geçtik mi, hava da göz kırptı mı 
yaz geldi sayılır artık.
Bugün içimde bir kıpraşma vardı, nasıl tarif etsem ki?
Pırpırlanma :)

Geldim melek kartlarımdan çektim bi tane.
Bir cevap duymak istediğimde yaptığım gibi...

"duyarlılık" çıktı...

Şu anda evrendeki enerji ve etkilere karşı fazlasıyla duyarlısın. 
Kendini ve duygularını yücelt diyor.
Haddinden fazla duyarlı olmak diye bir şey yoktur, senin duyarlılığın durumların altında yatanı ve insanlardaki gerçeği bilmene yarar.... diye devam ediyor.
Hadi bakalım.
Geçen gün taksiye bindiğinde şoför amca adını sormuş,
Yaz deyince, ben de kış demiş. (Sanırım Yaz, çok duyacak bu espriyi)
Yaz da demiş ki, kış havadır...
Adam da eee Yaz da havadır o zaman demiş.
Neyse, işte o kış havasından çıkıp, bahar havasına girdiğimiz şu günlerde
elbise giyme tutkumuz başgösterdi.
Sürekli elbise giymek istiyor.
Biz eve gelip aşağıdan kapıyı çaldığımız zaman
koşa koşa elbise giymeye koşuyormuş
annemler beni elbiseli görsün diye...
Cumartesi anneannesine giderken, eşofman giydirmek istedim.
Ama o spor için... dedi.
Elbise giydik, elbise giymekle kalmadık, rugan ayakkabılarını giydik.
Gözümüzdeki hayranlık pırıltılarını görmek istiyor her dem.
Süslendiği zaman çok mu tezahürat yapıyoruz nedir?

Artık palto falan da giymek istemiyormuş.
Cıbıl cıbıl kollarıyla dışarı çıkmak istedi de, zor ikna ettim giyinmeye...
 Arkadaş gibi konuşuyoruz artık kız kıza...
O yüzden daha da çok özlüyorum artık görmediğimde.
Bu akşam annemde kalacağım.
Yarın akşama kadar özle beni bebek!

(Geçen gün ona çok tatlısın bebek diye espri yaptım, 
ben bebek diiilim dedi, ben de açıkladım, o tatlım gibi bişey dedim,
haaaa öyle mi dedi :))

25 Mart 2011 Cuma

Günaydın güneş...

Güzel bi' gün.
Güneşle başlayan... Panjurların arasından göz kırparak gönül çelen...

Annemin alçıda geçirdiği 5.gün.
İnsanoğlu alışıyor bir şekilde...
İlk haberi aldığım anı hatırlıyorum da.
Başımdan aşağı kaynar suların döküldüğü...
Güçlü mü güçlü bir kadın aslında,
ama kardeşimle benim çocuğumuz gibi sanki,
gözbebeğimiz...

Yüreğimiz sızlıyor, onun yüzünde acı gördük mü... Ya da mutsuzluk, umutsuzluk.
Yalnız hissettirmemek için...
Yalnız olmadığını bilsin diye...
Ne yapsak ki başka?
Kanatların sağalsın bir an önce, kolunu kanadını ger yine üstümüze...





Yeni izleyicimiz Feyza, hoş geldin:) 


24 Mart 2011 Perşembe

İnadına umut...

Bazen insanın kolu kanadı kırılsa da,
duyduğu haberlerden, bir açılıp bir kapanan bloglardan, 
basılmamış kitapların imhasından,
gazete baskınlarından,
İtalya'ya ulaşan radyoaktif bulutlardan,
Libya'ya çıkan gemilerden içi sıkışsa,
anacığının kırılmış koluyla sızlayan yüreğiyle
çığlık çığlığa ağlamak istese de
pes etmemeli.
İnadına umut etmeli! İnadına umut...

(Yarın geldiğimde blogspot açık olacak mı bilmiyorum, umuyorum.)

21 Mart 2011 Pazartesi

Düğün sabotajcısı

 İnsan daha evlendiği gece kuma edinir mi? 
Yazık, Göze edindi...
Ortalıkta gözüktükleri, sahneye çıktıkları andan itiraberen
-Ahmeeeet! Ahmeeeet diye peşinden ayrılmadı damadın.
Bi geçmişleri var tabii...
Beraber kukla oynamışlıkları, samimiyet kurdukları...
Ama canım bu kadar da ümit verilmez ki bir kıza;- )

 Her önemli fotoğrafta Yaz da var maşallah.
Nikah kıyılırken, pasta kesilirken, dans ederlerken...
 
-AHMEEET- AHMEEEET!
 
 -HADI DANS EDELİM AHMET!

 Gecenin 12'sinde dönerken -ki bu bir rekor onun için, dışarıda kalma rekoru-
hala sayıklıyordu, "Ama ben Ahmet'i çok özliyceeeem!"

18 Mart 2011 Cuma

Yokluğunda çok kitap okudum...

Ey blog, sen yokken, uykudayken...
Hayat durmadı tabii.
Yenilikler, yeni huylar, depremler, üzüntüler, sevinçler oldu.
  
Paylaşmaya nasıl alışmışız onu anladık, sen yokken.
Sen yokken protesto ettik, bağırdık senin için.
Ağzımızı bağladılar gibi hissettik.

Sen yokken küçük hanım 6.5'larda uyanıp, salona gitmeyi ve orada uyumayı
yeni adet çıkardı.
 

Sen yokken son derece mütevazi bir Mabel sakız için
bacaklarıma sarılıp, Annecim çok istiyordum, çok teşkür ederim
diyen bir kibarcık oldu.
 Sen yokken resim aşkı canlandı yeniden.
İnsanlık için küçük, kendi için büyük aşamalar yaptı. 


Evet ne yalan söyleyeyim, daha çok kitap okudum,
başka sosyal ağlarla seni aldattım,
ama yok be blog
yokluğuna alışamadım!

17 Mart 2011 Perşembe

K ve P

( Bloglar açıldı ya, o sevinçle ve ayağımın tozuyla bişeyler yayınlayayım. Daha önce kaydettiğim yazılardan ortaya karışık.)


Hiç olmadık kelimeleri söyleyebilen
acayip cümleler kurabilen küçük hanımın,
k ve p'lı hecelerin yan yana olduğu durumlarda
tersi dönüyor. 

Kapa değil paka!

Kıpırdama değil pıkırdama gibi :)


En ciddi anlarda, pıkırdama diyen bir zilliye gel de kıkırdama...


Bugünlerde öyle kibarlık kumkuması oldu ki yeme de yanında yat.
Teşekkür ederim, özür dilerim gibi sözler hiç eksik olmuyor.
Artık artistlik mi yapıyor, içinden mi geliyor bilmem, ama hoşuma gidiyor.


Sizlerin haberlerini de merakla okuyacağım, özledim çok...
Çoluk çocuk hepinizi...

HEYYOOOOO!

Evime tekrar girebilmek gibi.
Yurda yeniden dönmek gibi.
Toprağını taşını öpücem şimdi blogumun.
Sözlerimi yeniden kazandım!
Özlemişim!

14 Mart 2011 Pazartesi

Gerçeklik duygusu

2,5-3 yaşındaki bir çocuğu en 
 zorlayan konulardan biri gerçeklik duygusu.
Hangisi gerçekten var, hangisi sadece masallarda?
Devler mesela?
Ejderhalar?
Cadılar ya da prensesler?
Dinozorlar?
Dinozor Sergisi'ne gittik cumartesi...
Torium Alışveriş Merkezi'nde.
Önce bi' affalladı, korksam mı diye düşündü şöyle bir.
Çünkü bunlar hareket edebiliyor, bağırıyor, ses çıkarıyor.


Gerçek değil onlar dedik. Hem zaten dinozorlar artık yok.
Ondan sonra kendisini inandırmak istercesine anlattığı herkese
dinozor sergisine gittim, ama onlar gerçek değil, oyuncak diye anlatıp durdu.
Çocuk gözünden bakınca ne karmaşık değil mi?
Shrek gerçek mi peki?  
Televizyonda ya da DVD'de bir şey izlerken genelde uyarmaya çalışıyoruz,
bunlar masallarda olur, bu gerçek değil diye.
Ama düşününce hayli kafa karıştırıcı.

Geçen gün annemle sözü geçmiş,
-Ayılar gerçekte yok, onlar masallarda olur demiş mesela : )))
Hayvanat Bahçesinde de gördü oysa...


Ya Rapunzel gerçek mi, bir kulede tek başına yaşayan...
Şu uzaktan seyrettiğim kuzum,  Rapunzel rolünde şu fotoğrafta.
Ama sarışın prens pek oralı değil ...


Televizyon bizim bile gerçeklik duygumuzu zorluyor.
Ekranlarda yüzyılın felaketini seyrettik ama çok büyük bütçeli bir 
Hollywood yapımı gibi geliyor bize belki de. 

Birkaç rakamsal veri öğrendim de gerçekten çok büyük bir felaket geçirdi dünya!
Japonya depreminin ardından
dünyanın manyetik alanı değişmiş,
çünkü 15 cm'lik bir eksen kayması olmuş.
Bunun yüzünden günler, çok mikron ölçüde de olsa kısalmış.
Japonya Çin'e 2.5 cm yaklaşmış, 70 cm suya gömülmüş...

Dünyanın bir ucunda bir kelebek kanat çırpsa rüzgarı bize gelir.
Kelebek etkisi.
Cuma günkü şiddetli baş ağrımı Japonya depremine bağlamıştım, gülen olduysa
görsün bakalım, manyetik alanın değişmesi böyle etkilere yol açıyormuş, doğruymuş...


11 Mart 2011 Cuma

Cadı,prenses,melek ve insan...

Bizim yaşantımızda bu kavramlar çok önem taşıyor. 
Masalların ve filmlerin empoze ettiği kahramanlar bunlar çünkü...
İyi-kötü, siyah-beyaz...
Yaz'ın bebekleri genelde prenses. Öyle tanımlıyor.
 Babası bazen, mesela bu sabah takıldı ona...

Ben bir cadı tanıyorum, bil bakalım kim? 
Ve Yaz'ı işaret etti gözleriyle.
(E tabii bizim kafamızdaki cadı ile onunki başka)
-Hayır anne, söyle babama ben cadı değilim!
-O zaman annen cadı!
-Hayır benim annem cadı değil!
-O sırada Gül abla devreye girdi.
-Senin annen melek!
-Hayırrrr benim annem insan!

İşte bu kadar... Olay bitmiştir.
Bu arada tekrar hoş geldin:

10 Mart 2011 Perşembe

His cetveli

DUYGULANDIM:
Ben ona geçenlerde mektup yazdım ya, hissetmiş herhalde
o da okulda mektup yazıp getirmiş.
 Okuyamadığınızı söylemeyin sakın:
"Seni seviyorum" diyor orada, daha dikkatli bakın...
EĞLENDİM:
Şu tek bacağı başka, tek bacağı başka çoraba bayıldım.
Annem almış, Berk'ten... Paylaşmadan duramadım.

BAYILDIM:
Son dönemlerde seyrettiğim üç animasyon filmden biri.
Yetimhanedeki kızlara, özellikle küçük olana bayıldım.
Çok komik sahneler var.
Yaz kahkalarla gülüyor bazı sahnelerde.
Ata Demirer seslendirmiş.
BEĞENDİM!
Karmakarışık, yani Rapunzel de çizgisi çok tatlı bir animasyon.
Yaz zaten aşık kendisine... Rapunzel de Rapunzel...

AĞIR BULDUM:
Çocukları aşan bir animasyon. Zaten sonradan öğrendim, 7 yaş sınırı varmış.
Tipler, tipsiz... Çirkin çöl hayvanları var.
Ama aslında epey bir derin konular işlenmiş.
Suyu elinde tutuyorsan, her şeyi kontrol edebilirsin diye dünya politikalarına gönderme yapıyor.

GICIK OLDUM!
Bloglara ulaşamamaya, dün yanmayan ajans kaloriferi yüzünden burnumun tıkanmasına,
fiş priz örneklemesi yapanlara ve işgüzarlıklara gıcık oldum.



9 Mart 2011 Çarşamba

Teaser...

 Reklam terminolojisinde teaser meraklandıran reklam spotu demek.
Önce ucundan gösterip, bi merak yaratıp, sonra ana reklam filmini ya da ilanı çıkarız genelde...

Ben de bugünlerde Yaz'ı yatırmak için teaser tekniği uyguluyorum. 
Çünkü hadi yatalım deyince, nedense uykum yok cevabını alıyorum.
Tam yatma saatinde aklına neler düşüyor, ne abidik gubidik şeylerle uğraşıyor bilemezsiniz.
Ben de bir kenara ilişip, bir kitap seçip, ilk cümlesini okuyorum.
"Bir zamanlar büyük ayı ve küçük ayı varmıııııış... "
Bakiiim bakiiim diye koşuyor yanıma.
Ben de önce çişini yapalım, uyku tulumunu giyelim öyle diyorum.
Hamam diyor :))
Her akşama bir teaser bulmak lazım tabii bu durumda...

Teaser dedik de, geçenlerde size teaserını yaptığım, reklam filmimizi yayınlayayım:
Şevval Sam çok şeker, çok uyumlu bir insan, öyle söyleyeyim...


Veee sevgili tatlı kelebeğim ve Seda'mın bana layık gördüğü güzel ödül.
Çok teşekkürler... 
Ben de her gün, farklı farklı yerlerden beni yakalayan, kalbime dokunan, 
kafamı kurcalayan, bazen bunalıma sokan, bazen neşelendiren, bazen bilgilendiren
blog arkadaşlarıma sunayım bu tatlı kediciği...


Ve hoş geldin !

8 Mart 2011 Salı

Kadın başına...


Kızım; 
Bugün bunları söylemek için manidar bir gün.
Tam da yeri belki. 
Bugün ana karnına düşerken belli olan,
büyük ihtimal kendi seçtiğin cinsiyetini idrak etme,
üzerinde düşünme günü...

Sen büyüdüğünde nasıl olacak çevren, ülken, dünyan bilmiyorum.
Ama yıllar geçse de tartışılan konular çok değişmiyor.
Büyük ihtimalle benzer konular tartışılıyor olacak.

 Ama sen... 
Öyle bir kadın ol ki, hayattan zevk al önce...
Kendini ifade et, özgürce ve utanmaksızın.
Duruşun dağ gibi, tutumun kadife gibi olsun.
Sev kadın olmayı.
Ben sevdim, hiç sorgulamadım, neden diye.
Yaradanın verdiği yaratıcılığı hisset damarlarında!
Karşı(!) cins dediğin şey, sana karşı değil...
BİR olmak için burada...
Neye inanırsan, o senin gerçeğin olur unutma.
Ne özgürlüğünü kanıtlamak zorundasın, 
ne gücünü, ne aklını, ne de kişiliğini...
Olduğun gibi güzelsin, biriciksin, tıpkı doğadaki tüm türler gibi.
Eşiyle eş, farklı ama denk.

Kendine değer vermeni başarabildiysek eğer babanla ben,
eminim ayakların üzerinde yükseleceksin.
Varlığına, kadınlığına şükredeceksin.
Hayatın her anında 
ezmeden, ezdirmeden, keyfini süreceksin.
 
Hiçbir engel, hiçbir sanal inanış
 sen istedin mi set vuramaz köpüren sularına...
Sen yeter ki iste, neler yapamazsın KADIN BAŞINA...







Kadınlar, erkekler...

Özünde insanız, duygu ve davranışlar ortak desek de,
genlerle gelen kadınlık ve erkeklik halleri var.
Gözümle görüyorum, hiç empoze edilmemiş, öğretilmemiş hareketler...
Geçen gün sevgili Umur da bahsetmişti...
Aynen katılıyorum kendisine...
"Pembe geni" diye bir şey var demişti başka bir arkadaş, doğru valla...

Cumartesi Rango'ya gittik. Yanımızda oturan 5 yaşındaki veletin
kızdırmasıyla başladı cumartesi maceramız.
Anne bak bebek! Bilerek yapıyor ha, sırf kızdırmak için...
Hatun kişi, gidip meydan okudu, BEN BEBEK DEĞİLİM!

 Dur kızım, boşver söylesin diyorum, koşup koşup yanına gidip
BÜYÜĞÜM BEN-HIH! (Böyle bir hıh ekliyoruz bazı sözlerin sonuna.)
Çenesiyle çocuğu pes ettirdi, kadın milleti değil mi?
Çocuk dedi ki, aman tamam tamam neyse...

Ara ara laf atmadan duramadı ama yine de.
Yaz'ın altına yükseltici koydum diye, hah şimdi sanki bebek değilmişsin gibi oldu demez mi?
Ama bizimki o bunu kızdırdıkça, onun yanından ayrılamadı...
Sürekli o da ona sataştı.
 Hele filmin bir bölümünde çok uykusu gelince emzik istedi, ama utanıyor da, 
koluyla emziği kapatıyor, bebek değil ya :)))


Rango'dan pek haz etmedik. Tipsiz çöl hayvanları vardı çünkü.
BEN GÜZEL ŞEYLERDEN HOŞLANIRIM dedi. Yarısında çıktık.

Tibetkuş'la buluştuk sonra. Kahve içeceklermiş.
Onlara sıcak çikolatayı kahve diye yutturduk :-P

 Alışık olduğu AVM'de evsahipliği yaptı bizimki kankasına.
Etrafı tanıttı.
  
Kızlar 0- Erkekler 9...
Çünkü kızlar detayları daha çok sever,  
bölmeden topu almak daha çok hoşuna gittiğinden 
habire kendi kalesine gol attı kızım benim.
Ya da misafirine  avans verdi, kim bilir;- P

 -Anne, ben Tibet'i sevioorum.

 -Ben de ama... (Tibet utanır, başını öne eğer. )
 
Hadi biraz  evimizi toplayalım, evimizi süsleyelim deyince
hamammm, yaşasınnnn dedi.
NOEL BABA AĞACI MI KURACAĞIZ? 
Süsleme=ağaç onun kafasında sanırım.

Dün kar yağacak denip, yağmayınca kendi karımızı yaptık, diyeceğim, yalan!
O ortalığı batırırken, ben dur diye bağırıyordum.
Ama nasıl da duymuyor, İsmet İnönü gibi işine gelmeyince.

Sonra düşündüm, amaaaaaan bir elektrik süpürgesine bakar.
Onun şu eğlencesini bozmaya değer mi?

Hoş geldin Nihan!
http://renklinotlar.blogspot.com/