28 Nisan 2011 Perşembe

Ağlıyorum ama sor bi' neden?

 Psikoloji garip şey. 
Hele 3 yaşındaki bir bücürde her an çeşitli aşamalardan geçmekte.
Mesela son zamanlarda ağlama krizinde yaşadığımız farklı ruh
halleri...
Bakınız dün akşam.
Akşam televizyonu kapattık, yatma saati diyerek...
Bir ağlama nöbeti başladı.
Pes etmek yok tabii...
Tuvalete yöneldik, son çiş için.
Ama ağlama krizi devam etti.
-Televizyon seyretmek istiyorummm.
Birden bire ağlamanın arasında -babaaaaaaaaaa, babamı özledim
o yüzden ağlıyorum anneciiiiim dedi.
Babasını aradık, ona ağlamaya başladı.
(Ankara'da da kendisi)
-Babacımmmm seni çok özledim,ühüüüü, gellll!
 Babanın teselli cümlelerinin sonunda
-Meemmeeeee, babacım memeeem yere düştü de ondan ağlıyorum ben!
Yani sanki ona ağlamak ayıp demişiz de, o da aslında şu nedenle 
ağlıyorum diye konu çevirttiyor. 
Komik oluyor.
Ve aşağıda gördüğünüz bebekler de dünyanın en eğitici bebekleri
Moxie girl ve boy...
Hadi canım bunun neresi eğitici bildiğin bebek işte diyorsunuz di mi?
Bu bebekler çocuğuma sabırla beklemeyi öğretti :)))
Unnado'dan sipariş vermiştim, ona da söylemiştim,
her akşam sordu garibim, moxieler geldi mi anne diye...
Neyse ki dün akşam geldi nihayet.
Evdeki bebekler, barbieler falan gece oldu mu, üstlerini çıkartıyorlar bizde
gece soyunulup yatılırmış....
Paparazi anne, o masal anlatırken videoya çekmeye çalışırken yakalandı.
(Ben kızıymışım bana hesap soruyor.)

KIZIM NE YAPTIN- NE YAPIYORSUN?

Untitled from Deniz Koker on Vimeo.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Altın bilezik

Hava henüz aydınlanmamış, alacakaranlıktı... 
Yorganın ucundan çıkan ayak parmağı evin sabaha karşı
buz kestiğinin sinyalini veriyordu.
Mutfaktan gelen seslerden annesinin çayı demliyor olduğunu anladı.
Ve bardakların içine konan çay kaşığı şıkırtılarını dinledi.
Az önce annesinin hadi kızım geç kalacaksın uyarılarıyla
açılmıştı kirpikleri... Ama gözkapakları gülle gibiydi, yeniliyordu yer çekimine... 
Kötü de bir rüya görmüştü. 
Sınav günü gelip çattığında hiç çalışmamış olduğunu görmüştü.
Derin bir nefes aldı yorganın altında, gözkapaklarının arasından duvara dayalı 
gitarına baktı. Ne kadar zaman olmuştu, elini sürememişti. Kesin gerilemişimdir diye düşündü.
Bütün hafta çalış, sonra da dersaneye git. İki tel bile tıngırtadamadım diye hayıflandı.
Dolabının üstündeki ucu yırtılmış BON JOVİ posterine baktı.
Yahu bunca sene bekle bekle, geldiklerinde ise inek şaban gibi çalışıyor ol.
Haksızlık bu!

Hiç gidesi yoktu bugün dersaneye...
Müge'lerin bugün dersaneyi kırmak için sözleştiklerini hatırladı.
Eğer o da katılmak istiyorsa, dersanenin karşısındaki 2Wizz adlı kafeye gelebilirdi.
Şeytan diyordu git, amaaan benim de canım var.
Hem kimin kazanacağı belli mi, belki ben kazanamayacağım, bu kendilerine molalar verenler
kazanacak. Biraz da az sigara içselerdi keşke. 
Boğuluyordu, öyle ortamlarda...
Bi çocuk var diyordu Müge, üniversiteli... 
Çok hoşlanıyor senden, hem kızım iyi olur gaza gelip daha çok çalışırsın belki... Annesinin aman kızım, bak aşık olacak çok vaktin olacak, bir sene sık dişini sözlerini hatırlıyordu sonra... 
Gitsem mi diye düşündü? Ama bugün Polinomlar var matematikte... 
Bir kaçırırsam, dönüşü yok.

Annesiyle babasını düşündü.
Babası bir süredir işsizdi... Ona yansıtmazlardı ama geçen gün, o içerde test çözerken
ikisinin fısır fısır hesap yaptıklarını duymuştu. 
Dersanenin iki aylık parası birikmişti.
Böyle bir durumda, ders kırmak onlara haksızlıktı...

Sürünerek kalktı yataktan... 
Çalışma masasının yanındaki gofret kağıtlarına baktı.
 Ve sonra da aynaya...
Basketi bıraktığından, testlere gömüldüğünden beri kilo da almıştı.
Ama bir üniversiteye gitsin, verirdi kiloları...
Bir kazansın da...

Pijama üzerinde, saç baş bi yerde
salona ilerledi. Annesi onu beklerken televizyonda haberleri açmıştı.
Sınavın iptali söz konusu değil diyordu bi yetkili, başka bi tanesi yetkilinin istifasının kendi takdiri olduğunu söylüyordu, diğer bir devlet büyüğü yargının takdiri diyordu.
Birilerinin şifrelerle sınavı kazanacağından falan söz ediyorlardı ama
annesi sen önündeki sınava bak kızım, boş ver moralini bozma kınalı kuzum diyordu.
Altın bileziğini taksın istiyordu koluna, eğer hala bir yerlerde "çalınmadan" duruyorsa...

Bütün vazgeçişlerin, yaşanmamışlıkların, kaçırılmış aşkların, gidilmemiş maçların,
görülmemiş filmlerin, konserlerin pahasına... 
Altın bilezik...
................

Tatmin oldunuz mu?

26 Nisan 2011 Salı

Acıtmadan, sevgiyle...

 İnsanın etrafında "güzel" insanlar olması ne kadar şifalı bişey...
Bir acıtanlar var insanı hem bilerek, isteyerek, 
bir de uyandıran, bir ışık yakan, şifalandıran...

Acıtanlar ve uyandıranların hepsi etrafımızda, ama o kadar rahat seçilebiliyor ki.
Birinin sözü midene yumruk gibi oturuyor,  
birinin hiç alakasızca söylediği bir şey kafanda bir aydınlanma yaratıyor.
İçini ısıtıyor.

Hiç unutmuyorum, doğum iznim yeni bitmiş, çocuğumu evde bırakmışım diye zaten kafam bi dünya,
sütümü ne zaman sağarım diye düşünmekle ve yeni hayatıma alışmakla meşgulüm.
Acıtanın biri, gelmişti yanıma ve şöyle bi' bakıp, sen ikinciyi de hemen doğursana bu arada demişti.
E tabii hemen arkasından da "Hazır daha kiloları vermemişken..." diye eklemişti.
Altındakini anlayabiliyorsunuz di mi? 


Acıtanlardan da bişeyler öğreniyorsun elbet, 
ama bazen kendi bile farkında olmadan bi cümle edip, başka bir açıdan görmemi sağlayan 
insanlar var ki, onlar için şükrediyorum...
Mesela bir tanesi bikaç yıl görüşmesek, görüştüğümüzde kaldığımız yerden 
başladığımız 'güzel insan'... Kızlarımız da kanka olur umarım.
"Gece 10 dedi mi uyuyoruz, hiçbir şeye vakit kalmıyor" konuşmalarımız vardır ya,
"Ben bunun keyfini çıkarıyorum" dedi ve çok doğru aslında, bu ışıklı bir cümle benim için.
Ben de öyle keyfini çıkartıyorum anneliğin, ama niyeyse yaşamın öbür tarafı için de bir suçluluk duymamız lazımmış gibi bizi dürtükleyen boş laflar onlar aslında. Doğru ya...

Ya da güzel insanlardan biri, çok ciddi bir yazımın altına
bir yorum bırakır. Heyyy çok ciddileştin, silkin ve kendine gel mesajını alırım, ben.
O öyle demek istememiş olsa da, bana iyi gelir, şarj olurum ; )


Ya da gece boyu kurarım kurarım bir konuyu, pireler deve olur,
sabah kalkınca anneme deve yüküyle kurduklarımı anlatırım, içimi dökerim.
Bi laf eder rahatlatır beni...

Evin küçüğü, babasıyla alışverişe gider, 
yolda gördüğü çiçekçi amcadan, pembe karanfiller seçer bana,
çiçek alalım mı anneme diye... 
O bir demet, babası da bir nefes hediye etmiş olurlar bana.

Bir bakış, bir temas, bir kelime... Çok iyi gelir bazen... 
Başlarını kapımdan uzatan kızıl kafalar, derinlikli arkadaşlar...
Onlar şifa vermeyi düşünmeseler bile şifalandırırlar, uyandırırlar.
 Acıtmadan, sevgiyle...
(Bu post bazı şifreler içermektedir, gerçek kişilerle gayet de ilgilidir. )

22 Nisan 2011 Cuma

Şarj olmalı...

Sabah evin kapısının önüne indim,
anahtarı arabaya yönelttim,
hep duymayada alıştığım click sesi gelmedi.
Işık yanıp sönmedi.
Kapıyı manuel açtım, kontağı çalıştırmaya çalıştım.
Kapkaranlık ortalık...
Dörtlüler yanık kalmış, akü boşalmış...
Asistance hizmeti geldi, şarj olduk, yolumuza devam ettik...


Düşündüm de, çocukluğun en güzel tarafı
sürekli güzel şeyleri beklemekti.
Bayramı, seyranı, yaz tatilini, okul balosunu, 
söz verilen bebeğin alınmasını, güzel bir kaneyi,
karneden sonra gelecek hediyeyi, okulun açılışını,
arkadaşları yeniden görmeyi, tatile gitmeyi, tatilde yeni dostlar edinmeyi,
 23 Nisan çocuk balosunu, anlamsız ama büyümeyi, 18'ine gelmeyi.... 
Hep ufukta 'şarj'edecek şeyler beklerdi insanı.

Hep düşünürüm, ne zaman ki okullar bitiyor, birbirine ekli günler başlıyor.
Sömestr tatilleri, üst sınıflar olmayınca uzayıp gidiyor evrimsiz, devinimsiz...
Şarj edecek şeyler bulmak, durağan çizgiye hareket vermek bize düşüyor
çaba istiyor. 
Çocuk sahibi olunca o etrafı belirgin süreçleri, 
beklenen yenilikleri tekrar yaşayabiliyorsun.
Kuzunun, 23 Nisan balosu için aynı heyecanı duyuyorsun mesela...
Haa, yanlış da anlaşılmasın, küçücük mutlulukları 
beklemez miyiz, biz de bekleriz elbet.
Bir cumartesi pikniğini, aileyle geçecek bir günü, ya da bir dost sohbetini...
Ama büyüklerin şarj olma fırsatlarını kendi yaratmaları gerek.
Geçen gün böyle bir ruh halindeydim.
Kırlara bayırlara yayılma, bir gün de olsa yaşadığımız yerlerin dışında bir yerde şarj olma isteği.
Eeee daha önce bahsetmiştim size.
Karşılaştığımız hiçbir olay tesadüf değil. 
Ve yaşadığımız olaylar, daha ruhsal bir şeyin yansıması olabiliyor.
Enteresan değil mi?
Ben şarj olmak istemiştim..
Arabam da bunun altını çizdi... Belki de.


Yarın 23 Nisan... İçinizdeki, yanınızdaki, etrafınızdaki tüm çocukların bayramı kutlu olsun, 
Atamıza selam olsun... 
Anne sözü'nde yarışma cümleleri yayınlandı, oylamak için buyurun...


Ve aramıza yeni katılan arkadaşlar hoş geldiniz :)

Necla



Bu şarkı da az önce sohbet ederken aramızda,
hatırlandı, tesadüf mü?


21 Nisan 2011 Perşembe

Güzellik uykusu

Beste sabah sordu, -akşam 10'a kadar orada durunca-
anneannedeyken uyudu mu diye?
Yok canım dedim, uyutmazsak uyumaz ki o.
Gerçekten doğru uyutmak için bir faaliyet göstermemiz şart.
Elini tutacağız, kitap okuyacağız, masal anlatacağız.
Süt tabii...
Ve emzik, olmazsa olmaz.
Gece seramonimiz bitmez bizim. 

 Godfather'a bağırılır içeriden, süüüüüt, ama pembe biberonda...
Yanlışlıkla mavi, yeşil, sarı gelsin,
Kıyamet kopar. Pembeeee, pembeee...
Emzik tercihlerimiz de var. Pembe ve yukarıdaki alengirli yeşil.
 (anneannenin alçısı, godfather'ın şapkası da bu bahaneyle belgelendi.)
Daha önce hiç denemedim, yani bıraktırmakta zorluk çektiğimden değil de...
Nasıl edeyim, nasıl emziği bıraktırayım diye  
geçen gün okuldaki danışmana sordum.
Yerine koyabileceği bir uyku arkadaşı edindirin dedi.
Ben bunu daha önce de yapmaya çalışmıştım. 
Yumuşacık tavşanlar, bez bebekler... 
Hiç tutku nesnesi, rahatlatıcı bir obje edinmedi kendisine.
Danışmanla konuştuktan sonra aldık aşağıdaki arkadaşı,
adını Nina koyduk. Beraber yıkadık pakladık.
Uykuya birlikte gitmeyi empoze etmeye çalışıyorum şu sıralar.
Aralarını yapmaya çalışıyorum anlayacağınız?
Nasıl uyku arkadaşımız, tatlı diil mi?
Şimdi de biraz reklam olacak ama güzellik uykusu filmimiz, yine Şevvalli,
bir yüzeyi sert, bir yüzeyi yumuşak yatakları için çekmiştik:

20 Nisan 2011 Çarşamba

Hangi filmdeydi, kadın bileğindeki çizgiyi gösterip bunalıma giriyordu,
aaa yok yok hatırladım film değil, Hande Altaylı'nın Maraz kitabındaki kadın kahramandı sanırım...
Elimin fotoğrafına bakınca o aklıma geldi.
Oysa ki kızımdan aldığım yıldızı gösterecektim, buydu niyetim.
Niye hakettiğimi sordum kendisine, 
yemeğimi çok iyi yemişim de ondanmış.

Uykuya giderken dün, babamı çok özledim deyip döktü pıtırcıkları...
Belki kokusu iyi gelir dedim.
Gecelik niyetine babasının tişörtünü giydirdim. 
Üzerinden dökülüyordu ama o anımızı ısıttı mı ısıttı...
Babasının tişörtüyle uyudu.
Dökülen o kolların içinde öyle keyiflendi ki, ve sabah babasına uyku tulumunun içindeki sürprizi gösterirken...

Fotoğraf çektirtti mi? Hayır, üzerinden dökülen kıyafeti sır kaldı aramızda,
sadece aramızda...

Dün annelerin hep miniklerinin yanında kalma isteğinin nedenini bir kez daha idrak ettim.
Onun dilini çözen, çözemediğinde de kalp dilini kullanan olmakmış annelik.
Bikoli istedi miniğim akşam.
Nedir bikoli sizce?


Güneş yüzünü gösterdi ya, hadi yürüyelim açık havada:

19 Nisan 2011 Salı

Bugünkü aklınızla olsa...





Bugün İrem doğum iznine ayrılıyor. Yoksa gerçekten buralara bi yere 
doğuruverecek İrem jr.'ı...
Her yeni doğum insana kendi macerasını hatırlatıyor. 
Bazen hüzünlü, bazen özlemle...
Masamı toparlayıp, izne çıktığım zamanı hatırlıyorum. 
Epey de bunaldığım bir zamandı.
Amaaan gideyim çocuğuma kavuşayım, kim bilir bir iş kurar falan,
bi daha da gelmem Davos'a havalarındaydım.
Gitmişim, doğurmuşum, dönmüşüm nerdeyse de üç yıl olmuş.
Zaman izafi, kuş kanadında gibi bazen, ofis sandalyesindeyse bir gün asır gibi.
İrem gidecek ya, şöyle yap, böyle yap diyorum arada bir...
Mesela sindire sindire, rahat rahat yemek ye dedim öğlen.
Sonra öyle telaşlı yiyeceksin ki, şimdi tadını çıkart.
Hatta bazen yemeyeceksin bile, demedim artık.
Hani deneyimsiz, çaylaktık ya, bilmiyorduk ya neler yaşayacağımızı
şimdi konuşuyoruz sağda solda.
Bilmiş bilmiş geliyordur belki karşındakine...
Oysa dönsem o günlere, bugünkü aklımla dönsem ama
farklı yaşar mıydım, yoksa sil baştan mı olurdu her şey...


Yani bugünkü aklımla çocuk yetiştirseydim der miyiz bi gün? 
Yoksa dönüp dolaşıp yapacağımız aynı şey mi aslında?
Ama daha yolun başındayken başarmayı istediğim, çocuğumun koluna bilezik, 
parmağına yüzük diye bırakmak istediğim şeyler var...

Haklı değil, mutlu olmanın önemini...

Körü körüne inatçı değil, doğru bildiğinin arkasında olmasını...

Güçlünün yanında durmanın kolay olduğunu, 
ama haklının yanında durmanın huzur getirdiğini bilmesini...

Kendine objektif bakabilmesini,
Olayları başkasının vizöründen değil, olduğu gibi görebilmesini,

Kişiliğini, sonradan pişman olacağı şekilde zedelememesini...

Hatada ısrarcı olmamasını...

Zalime boyun eğmemesini...

Dünya dönse, devran tepetaplak olsa orada bile mutlu olabilmesini...
Ve daha neler neler
İSTERİM...


Bugünkü aklımla dedim de,  
siz bugünkü aklınızla çocuk olsanız... 
ne yapardınız? 


VE İREMcim güle güle git, güle güle gel: )

18 Nisan 2011 Pazartesi

3'e 3 kala felsefesi...


Üç aşağı beş yukarı 3 sayılır artık.
Bugünlerde papağan gibi duyduklarını söylemenin dışında 
kendi felsefe yapıp, kavramlar üzerinde yargıda bulanabiliyor.
Geçen gün arabaya binerken ben hala karşımda saftirik bir bebe duruyor sandım sanırım,
bak aydede dedim.
Cevabımı da aldım!
Ay, dede olamaz ki... Çünkü onun çocukları yok.
Tabii ya nasıl düşünemedim.



 Artık kız-erkek çocuk farkını çok net görebiliyorum.
Aynı fotoğrafta gördüğünüz gibi.
Delikanlı korsan gemisini kullanıyor, yelkenleri açıyor.
Romantik genç kız ise  elinde çiçek kurtarılmak istenen prenses...
Aynı oyunu oynayıp, iki farklı oyunu sürdürebiliyorlar böyle böyle...

 Üçüncü sinema faslına imzasını attı Rio'yla...
Öyle rengarenk, öyle cıvıl cıvıl bir film ki.
Benim bile ilk sahnelerde nefesim kesildi.
İkinci yarının başında, yani moladan sonra tuvalete gitmemiz gerekti ama olsun, 
olacak o kadar.

 Ve bu sabah ilk defa 'veli görüşmesine' gittik :)
Ne diyeceklerse sanki, yine de şöyle bi heyecanlandık.
Bildiğimiz şeyler çok farklı bişey yok.
Bizim gözlemlediğimiz alanlara ilgisinden, gelişiminden bahsettiler.
Zamir kullanıyormuş artık ve bizimle yaşadığı günlük olayları anlatıyormuş onlara...
Allaaah kim bilir neler yumurtluyor?
Biraz onlar anlattı, biraz biz sorduk.
Emziği nasıl bıraksak diye fikirler aldık...

Sonuç olarak, çıktığımızda Murat'la bakıştık, düşündük kaldık.
Yeni dönemde, onun sınıfında haftada 3 gün yok, tüm hafta gitmeli.
Yani sinemalarda gelecek sezon biraz flu,
bir yol ayrımı bekliyor bizi:)))
Ne yapacağız bakalım.

14 Nisan 2011 Perşembe

Deniz kızı ;-)

Deniz ve kızı olarak yeni keşfimiz, 
çok seviyoruz bu şarkıyı :)
Hadi öp kızı...
 

Güneşli bir resim çiz bana

 Geçen hafta, yoruldu ruhumuz biraz.
Yüreğimiz acıdı.
Ve stresten midemiz...
Ama neyse... 
Çok şükür...

Kafası oyunla, oynamakla meşgul...
Kapıya vurduğu yeri unuttu bile sanki.
Ben ömrümden ömür gittiğini ne kadar unuttum bilmem.


Neler dönüyorsa kafasında, sorularıyla bizi şaşırtıyor.
Dün babası beni öperken, dikildi karşımıza...
"Ama aşık olmak tehlikelidir, hıh." dedi, kollarını kavuşturup.
Aşık olmak güzeldir kızım dedim.
"Anne ben de büyüyünce aşık olucam" dedi.
Bakalım aşık olmak için ne kadar bekleyebileceksin :)

 Bana gökkuşağından bir kolye yapmış okulda...
Güneşli bir gün kadar güzel geldi.

Kuzum sen hep güneşli resimler çiz bize...
Öyle çiz öyle olsun...
Kulaklarınıza da güneşi yollayalım: 

Untitled from Deniz Koker on Vimeo.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Summertime...


Artık kışın ağırlığını üstümüzden atmalı,
yemyeşil eriği tuza banmalı,
yeniden ısırmalı şöyle bi hayattan kocaman,
dişleri kamşatırsa da zaman zaman...
Hafiflemeli hafiften,
Söylemeli bir summertime...

11 Nisan 2011 Pazartesi

Neymişsin sen annelik

Neymişsin sen annelik?
Beyaz bir sargı bezinin üzerindeki küçük kırmızı kan noktacığını
Japonya bayrağı kadar gözünde büyüten.
Başını vurandan daha çok başını ağrıtan.
Canını yakan.
Yediğini içtiğini boğazına dizen.
Her şey yolundayken ise yeniden doğmuş kadar sevindiren.
Neymişsin sen...


8 Nisan 2011 Cuma

Şapşal kedi!

Annelik biraz da paranoya sahibi olmak demek...
Bunu nereden duydu?
Kimden öğrendi?
Falanca böyle mi öğretti?
Okulda arkadaşı şöyle mi söyledi? 

İnsan, 2.5 yaşındaki kızının ağzından, -bir türlü yürümeyen kedisi için- ilk defa şapşal kelimesini duyunca böyle hissediyor işte...


.......
Ve hoş geldin : )
 http://efeilehayat.blogspot.com/

7 Nisan 2011 Perşembe

L.O.V.E

Hayatta davranışlarımızı etkileyen 2 temel güdü varmış,
biri korku, biri sevgi...
Korkuyla verilen tepkiler, yapılan ve söylenen şeyler 
ne kadar yanıltıcı ve zararlı di mi? 
Hem kendimize, hem etrafımıza. 

Bu hareketimin asıl kaynağı diye düşünmeli insan,
korku mu, sevgi mi?
 

6 Nisan 2011 Çarşamba

Avukatın kızı...


Dün avukatlar günüydü...
Ana avukat-baba avukat biri olarak düşündürdü beni.
Gerilere gittim. 
Çocukluğumu düşündüm.
O zamanlar avukatlığın nasıl saygın olduğunu...
Sözlerinin nasıl önemli olduğunu...
Babamın baktığı fakir-fukara davalarının sonucunda
bir çuval patates, birkaç kilo domatesle gelen teşekkürleri hatırladım.
Öyle ki, Ankara'da ücretsiz baktığı işler nedeniyle, 
nerdeyse para kazanamaz hale gelmiştik...
Hallerini görünce kıyamazdı çünkü.
Her akşam konuşulanlardan takip ederdim, insanların neler yaşadığını...
Bazen duvara bir afiş astı diye bitmeyen davaları olan gençlerden bahsedilirdi yine.
Sonra, babamın 7/24 açık telefonunu, bedavaya verilen danışmanlık hizmetlerini hatırlıyorum.
Ben falancanın tanıdığıyım abi, şöyle şöyle bir davamız var, ne önerirsin?
Böyle bir danışmanın Amerika'daki bedeli kim bilir kaçadır?
Ama babam bilgisini sınırsız açardı etrafına...
İlk defa adliye gördüğümde çok hayal kırıklığına uğramıştım.
Hiç filmlerdeki gibi, jürilerin yer aldığı şık büyük salonlar falan yoktu.
İdealist hakimler, savcılar, yargıçlar, avukatlar vardı...
Sonra çocukların sünger gibi aradan kaptığı kelimelerle mesleğin bozulduğu sinyallerini almaya başladım. Karşı tarafın avukatının hakimi yemeğe çıkardığı, bişeyler vaat ettiği gibi 
olaylar çalınmaya başladı kulağıma.

Üniversite sınavına girerken, herkes hukuk okumamı bekliyordu, etraftan bahsediyorum.
Öyle ya, Avukat Savaş Köker'in kızı... 
(Böyle adıyla sıfatıyla beraber anılırdı.)
Temiz adı, geniş çevresi vardı.
Hiç istemedim, hiç içim çekmedi...
Havalı cübbeleri değil, yıllarca dinlediğim yükü eziyeti geldi hep aklıma... 
Bugün daha sınav sistemiyle başlıyor yanlışlar...
Hukuk fakültesine girerken bile adalet yok artık.
Kim gerçekten hak etti o bile belli değil.
Avrupa'nın en büyük adalet sarayını yapıyoruz.
Ama içini adalet doldurabiliyor muyuz?
Beste güzel bi espri yapmıştı.
Adaleti bu sarayda arasan bulamazsın.
Öyle büyük yani...
Ama kimsenin adalete, sınava, hakime, savcıya inancı güvenci kalmadı.
Hani bi yerde ne yoksa o abartılı olur ya...
Hani inancı olmayanın ibadeti daha abartılı olur.
Adalet sarayımız da ondan mı bu kadar büyük acaba?
Katiller, sapıklar fink atıyor etrafta.
Polis onları buluyor, yakalıyor.
Ama içeride tutamıyoruz.
O yüzden herkes bari asalım da , çıkmayacağından emin olalım moduna girdi.
Oysa can almak insana mı düşer?
Ama en temel hakkımızı, masumun korunmasını istiyoruz sadece!
İnsanın en temel ihtiyacı güvende olmaktır.
Güven ve adalet olmayan yerde 'avukatlar günü' nasıl kutlanır, kutlanır mı?
Kutlananamış zaten, cübbelerine siyah kurdele asmışlar dün.

Yine de, inanıyorum, hatta buralardan tanıyorum, idealist, dürüst, kalbi hür, vicdanı hür 
temiz avukatlar...
Onların gününü kutluyorum.

Ve lütfen pes etmeyin diyorum...

4 Nisan 2011 Pazartesi

LÖSEV için...

Hafta sonu Lösev'in reklam filmini çektik.
Aslında sosyal içerikli olduğu için "reklam"kelimesi ne kadar yakışıyor yanına bilmem.
Sosyal içerikli reklam diyelim..
 Gerçekten lösemi geçirip, iyileşen çocuklarla tanıştık. 
Onlarla orada ilgilenmek için gün boyu çalışan gönüllü ablalarla...
Bütün çocuklar gibiler, koşmak, oynamak, azmak, coşmak istiyorlar...
Sadece daha fazla korunup, kollanıyorlar.
Gönüllüler, artık tanıdık olmuş, aileden gibiler...
LÖSEV başkanı Üstün Bey de doktorluğunun ve yöneticiliğinin yanında
bir baba gibi... Öyle seviyor onları yani, baba gibi.
Yavrucuklar da, onu gördü mü koşa koşa gidiyorlar,
Üstün amca, Üstün amca diye...
 
Bir köyleri var Ankara'da, duymuş muydunuz?
İnek yetiştiriyor, tavuklardan yumurta topluyorlar...
Lösemili çocuklar hem doğayla iç içe oluyor, hem moral depoluyorlar.
Lösemili çocukların ailelerine kalacak yer sağlanıyor. 
Çocukları tedavi görürken, onlar da nerede kalacaklarını düşünmüyorlar böylece.
Ve bu arada marifetli anneler, derneğe gelir bulabilmek için bebekler yapıyorlar
elleriyle ve daha neler neler... Keçeler, rozetler, organik erişteler...
Tabii bu köy yardımlarla hayat buluyor.
Köy hayat buldukça da çocukların yaşama şansı artıyor.
Söylenene göre başarı oranı %90'lardaymış ki çok sevindirici.


Şöyle bi gönüllü ablalara baktım. 
Hepimizin elini uzatacağı bir konu olabilir, 
biri nakliyeye yardım eder, biri bir organizasyonda ablalık yapar,
biri parasal yardım yapar, biri postalar, paketler.
 
Bi ziyaret edin siteyi, bi bakın...

Belki siz de el vermek istersiniz bu pırlanta çocuklara...

Adres:(Orada hem gönüllükle ilgili bilgi bulabilirsiniz, hem de LÖSEV köyüne bakabilirsiniz.)
http://www.losev.org.tr/v2/tr/default.asp




Rapunzel'den haberler

Bu saçları beline gelen Rapunzel'i sokaktaki halkım bu moda soktu.
Saçlara atılan laflar diyelim daha doğrusu.
Saçlarını keselim mi, ya da kahkül keselim mi dediğimde 
Hayııır anne, uzun kalsın.
Ben uzun seviyorum diyor şimdilerde.
Dün aklı ermeye başladıktan sonra ilk defa
kuaföre gittik. 
(Kendim için... Yoksa onun saç kestirmeye niyeti yok dediğim gibi)

Bir kasım kasım oturuşu, bekleyişi var görmeniz lazım.
Boya yapılan bir kadını gördü.
Anne ben büyüyünce saçımı boyatıcam dedi.
Ama kızım ne gerek var, bak saçın böyle güzel
ben de boyamıyorum bak dedim.
Ama ben boyatıcam dedi.

Bu kızsal haller çok enteresan.
Şu prenseslik hikayelerinden de çok sıkıldım aslında
ama bi yandan hayal gücünü çok çalıştırdığını görüyorum, bi işe yarıyor en azından.
Çocuk sahibi olmayanlar sakın ahkam kesmeyin,
ben de nefret ederdim, prenses muhabbetinden ama çocuk anneye sormuyor seveceği şeyleri.


Kuafördeyken saçını topladılar, 
saçını yaptırdı sanıyor şimdi.
Onlara babasını şikayet etmiş.
Babam bana cadı diyor, ama ben prensesim! 
Prensesten al haberi...

Düz mantıkları çok hoşuma gidiyor bu bücürlerin.
Teyzesiyle üçümüz sohbet ediyorduk.
İşten çıkmadan badem yediğimi söylüyordum,
bi paket yedim nerdeyse dedim.
Anne paket yenmez ki,
di mi teyze...
Yenmez valla, her anlamda bi paket yenmez ki pis boğaz anne!

Yine aynı sohbet ortamından alıntılar:

Teyzeee, erkeklerin oyuncaklarından ateş çıkar, kızlar lay lay diye şarkı söyler.
: ))))

Teyzeciiim bebeklerin kifayetlerini değiştirelim mi?
-Sen de hecelerin yerini değiştirmişsin canım benim-






1 Nisan 2011 Cuma

Kapatıyorum!

  Yeter artık.
Çok kızdım...
Kapatıyorum blogu falan...
Çekemeyeceğim daha fazla.

Sizleri tanımak çok güzeldi.
Hoşçakalın !

1 NİSAN!!!! : ))))

Şaka yaptım, şaka yaptım.
Kıyamam ki ben blogumuza....