28 Temmuz 2011 Perşembe

40!


Neredeyse hayatının yarısından  beri tanıdığım,
sevgili koca tarihte bugün doğmuş.
Tam tamına kocaman bir 40 olmuş.
Kızdırıyorum onu, ne kadar uğraşsan hep benden yaşlısın diye:-P
Hepi 40 tuuu yuuu!

Bu hafta Yaz hanım gezmelerde.
Bugün de önce ajansa geldi bizimle, şöyle bir tur atıp, 
masamı öğrendi. Etrafa bakındı.

Sonra da kalktı, ilk  defa vapura bindi,
kocaman babanneyi ziyarete gitti.
Gezenti.
 




 

26 Temmuz 2011 Salı

Pembe saçlı kız

Bir dönem çok beğeniyordum, pembe saç.
Hatta Ortaköy'de bir kız vardı, harika bir ton yakalamıştı.
Gidip gelirken görüyordum çok da beğeniyordum.

Bu sabah, bi' acayip program olan BUGÜN NE GİYSEM?'in 
tekrarına rastladım.
Jüri İkoncan Ivana Sert, Hakan bilmemne ve Nur Yerlitaş...
Karşılarında da, Almanya'da yaşamış, pembe saçlı bir kız.

Nur Yerlitaş aynen şöyle dedi:
"Hande Yener, saçını turuncuya da boyar, her renge boyar, çünkü o vizyon sahibi,
bilmemne bir sanatçı! Sen ne hakla, ne cüretle saçını bu renge boyuyorsun?"

Ne cüretle biliyor musunuz Nur Hanım?
O çocuklara özgüvenin aşılandığı, kendini ifade edebilmek için illa popstar olmak 
gerekmediği bir eğitim sisteminde büyümüş.
Kendini dilediğince ifade ediyor.
Olmak istediği gibi.
Sizin onu görmek istediğiniz gibi, kilolarını örten, 
siyah uzun bir elbisenin içinde değil.

Sosyal, daha sosyal, en sosyal...

 Sosyal bi çocuk kendisi. Etrafa sorduğunuzda, onu
tanımlarken ilk söylenen kelimelerden biri sosyalliği...
Geçen gün şaşırttı beni.
Daha da sosyal bir çocukla karşılaştı çocuk parkında.
Kız daha kapıda gördüğü an, arkadaş geldiiii diye yanına koşup yanağını sıktı. 
Sarılmaya çalıştı, hadi oynayalım dedi.
Bizimkini tanıyamadım o an. 
Kendini bir geriye çekti ki sormayın.
Çağırdıkça omuz silkmeler, oyuncağını vermemeler falan.
Demek dedim, sosyalin sosyali var, en sosyali var hatta :) 
Fazla sosyallik de karşıdakini kaçırtıyor sanırım.

(mekan olay yeri değil, Galleria'da eski buz pistinin yerine böyle bir alan yapmışlar
çocuklar koşturup duruyor. )


 




Dün baba memleketine gitti, Sarıyer / Fener...

Gül ablası tatilde, kendisi de tatil gibi bir gün geçirmiş.

Beni sorarsanız, işteyim işte !

 

Oh mis gibi deniz, yosun kokusu geldi burnuma...


25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yaşama övgü...

Yaşamı sevmeyi öğretmeli çocuklara...
Ne pahasına olursa olsun, yola devam etmenin güzelliğini...
Nefes alabilmenin ayrıcalığını.
Gördükleri manzara, ortadaki bilanço acı bile olsa,
2 gün sonra her şeyin değişebileceğini. 
Yanlışlar içinde olsalar bile
5 yıl sonra bambaşka boyutlarda kendilerini görebileceklerini.
Kendini sevmeyi öğretmeli çocuklara.
Bedenlerini, ruhlarını sevmeyi.
Zarar vermemeyi kendilerine öğretmeli.
Kendilerini sevmek için mükemmel olmaları gerekmediğini de eklemeli.
Her halleriyle, bunalımlarıyla, hatalarıyla, eksikleriyle kendilerini sevmelerini
öğretmeli.
Methiyeler düzmeyelim, erken ölümlere...
Efsaneler erken ölür gibisinden.
Efsaneler yaşasaydı daha neler yapabilirdi, neler kazandırabilirlerdi, 
onu gösterelim.


Yaşayan efsaneler olmaya özendirelim.

Ve başkalarını sevmeyi öğretmeli çocuklara hanımlar beyler.
Hiçbir şeyin candan öte olmadığını,
 
hasbel kader edinilen kimliklerin 'insan olmaktan' daha değerli olamayacağını söyleyelim.
 
En değerli şey, bir canlının canı diyelim.
Ne kimliğiyle yerinsin, ne de gerinsin...
Bir karıncayı bile incitemesin, değil ki mayın döşemek yollarına.
Önce kendini, sonra her şeyi severek gelsin geçsin şu dünyadan.
 
Bugünlerdeki gündem bu yazıma ilham oldu, döküldü bişeyler...

Köpekbalığının izinde...



Köpekbalığı nasıl "tarz" bi' hayvansa, herkeste bir hayranlık oluşturuyor.
İstanbul Akvaryum'a girdiğimiz andan itibaren Yaz da köpekbalığının izini sürdü.
 Ariel'in babasıyla poz vermeden olmaz tabii.



 İşte kızım kadar fener balığı...

 Eeee iz sürerken 
bi arkadaş da almak lazım yanımıza...
Köpekbalığı orada olmaktan memnun mudur bilmem
ama şık olmuş Florya'daki akvaryum.

22 Temmuz 2011 Cuma

İkinci Yarısı

Ece Temelkuran'ın İkinci Yarısı kitabını okuyorum. 
35'ten sonrasına gönderme yapıyor İkinci Yarısı ismiyle...
O kadar akıcı bir kalem ki...
Altını çize çize bitiremiyorum.
Mesela alın size bir soru:

İLK OKUDUĞUNUZ KİTAP NEYDİ?
" Çocukken ilk okunan kitabın insanların kaderlerini belirlediğine ilişkin, hiç bilimsel olmayan ama derinden güvendiğim bir kanaatim var. Hatta insanların aslında ilk okudukları kitapların izlerini, hayallerini, güzergahlarını ömürleri boyunca takip ettiğini hiç farkında olmasalar bile bütün hayatlarını o ilk kitaplara göre biçimlendirdiklerini düşünürüm hep..." demiş.
Bi düşünün bakalım, neydi ilk okuduğunuz kitap.

İLK HAMBURGER!
Köfte Yağmuru filmini seyrettikten sonra takmıştı kafayı hamburgere. 
Bu hafta ilk hamburgerini tattı. Mini burger şeklinde olsa da.
Ama işin sevindirici tarafı kenardaki  karnıbaharlar, ara ara daha cazip geldi, 
ne iyi :)

YUVACILIK OYNAYALIM!
Dün uyuturken değişik bir şey denedim, işe yaradı.
Meğerse burası okulmuş. Sen okulda uyuyormuşsun, ben de öğretmenim.
Ata! çabuk yat bakiim, Yaz gözlerini kapat sen de.
Erkan bak Yaz uyudu bile, onu rahatsız etme...
-Öğreetmenim, bak ben gözümü kapıyorum, bak uyuyorum diye diye uyuyuverdi:)
 HAYIRLISI!

Geçen ay boyunca çok memnuniyetsiz bir müşteri için 
çok kafa patlattık, yorulduk, yıprandık. 
Kanımız uyuşmadı gitti.
Yani böyle yıpranıp, yıpratmaktansa hayırlı oldu belki de.



HAFTAYA!

Bir ilk yaşanacak. Yaz'a gündüz Murat bakacak...



KORKUSUZ KADINLAR OKULU!
Yine Ece Temelkuran'dan, yine harika:
"Korkusuz Kadınlar Okulu olsa, iki gözüm. Kızlarımızı göndersek. Dünyayı devirebileceğini öğrense kızlarımız. Artık. Biz artık korkusuz kızlar doğursak. Çoğalsak!" 



21 Temmuz 2011 Perşembe

Nereden nereye?

Yani bunca emek, bunca anı, bunca güzel dakikalar, 
güzel laflar hiç hatırlanmayacak mı?
Yani kendi 3 yaşımı düşündüm de, hiçbir şey hatırlamadığımı... oradan aklıma geldi.
Ama sonra da şunu söyledim kendime.
Belki 3 yaşındaki "bariz bir an" hatırlanmıyor ama,
genel bir anılar kütlesi oluşturuyoruz, his olarak ilk yılların temeline yerleştiriyoruz. 
Öyle değil mi? 


Peki, üç yaşıyla ilgili anısı olan????


19 Temmuz 2011 Salı

Hoş tarafı...

İşyerimdeyken telefon ettiler, fonda ağlama sesi, kıyamet kopuyor.
Yukarıdaki bisikletli adamımı kırmış.
-Annem çok üzülür şimdi diye başlamış ağlamaya, susturamamış Gül abla.
Canım benim dedim, yeter ki senin ayağına gelmesin, canın acımasın.
Üzüleceğimi düşünüp, empati kurmayı öğrenmesi güzel bişey...  
Diyeceksiniz ki, belki kırdı kızarım diye korkudan ağlıyor. 
Biilir kızamayacağımı :)

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Ne mutlu bana...

 Tibetciğim 4 yaşına girdi. Çok hızlı bir giriş oldu, onunkisi...
Çünkü aylardır istediği havalı otomobiline kavuştu.
Dilerim çok güzel rüyalar görür yeni yatağında...
Ve aralıksız uyur! :)

Ne mutlu bize, çünkü böyle güzel arkadaşlar var etrafımızda, 
hem bizim, hem çocuklarımızın...

Ve ne mutlu bana! Kızım köpekten korkmadı, kucağına aldı böylesine 
rahat. Ben korkarım biraz. Ama bunu ona yansıtmamayı başarmışım demek ki...
  
 Anlatmak istediğim bir de anekdot var Tibet'e dair...
Erken gittik Yaz'la ben doğum gününe...
-Kusura bakma dedim, biz biraz erken geldik.
- Geç gelseniz neyse de, erken gelmenize memnun oldum dedi. 
Böyle dedi ya, canım benim.
Çok iyi yaşa, çok yaşa e mi?

15 Temmuz 2011 Cuma

Doğum saatim

Doğum saatim... Bişey için lazım oldu. 
Aklımda yıllardır var, 05.00 diye ama bu da önemli ve
her şeyi belirleyecek bişey ya, hadi açıp anneme sorayım demiştim.
Canım annem, 23.55, çok eminim dedi.
Haydaaa dedim, nasıl da yanlış biliyormuşum.
Ama doğum sancısı çeken annemden iyi mi bileceğim?
Dün şu defterime baktım, 05.05miş... 
Annem sancı çekmeye başladığı saati tutmuş aklında.
Kendisine söyleyince, yorumu süper oldu, nasıl da yanlış söylemişim demedi de,
"Vaaay kaç saat sancı çekmişim!" dedi. 

Bi de, sanal sayfalarca tuttuğumuz blogun 
ne kadar özel olduğunu düşündüm bir kez daha.
Benimle ilgili anılar topu topu 3 sayfa.
Annemin doğum izninden sonra bitiyor :))
 



14 Temmuz 2011 Perşembe

Aynı şarkı, iki yorum



(Bir türlü Yaz'dan fırsat bulup da çalamadığı gitarı 
Tibet'ciğimin nasıl yürüttüğünü gözden kaçırmayın:)))



Gündemimiz havuz

Yaz okuluna gidiyor ya, her sabah olmasa da bazı sabahlar yüzmek istemediğini söyleyip
mızıyor kelimenin tam anlamıyla. 
Bıkmasın, yorulmasın ve hatta inatlaşmasın diye 
tamam kızım, bugün yüzme sen, kenarda arkadaşlarını seyret,
ben öğretmenlerine söylerim dedim.
Gerçekten de arada birkaç sabah seyretmiş öyle...
E tabi, yeni öğreniyorlar, zorlanıyorlar, belki birilerinden geri kalıyorlar
sadece oyun oynamak gibi bişey değil bu.

Zorlamak yanlış diye düşünsem de, motivasyon da önemli...
Ve gördüğüm o ki her çocuğun motivasyon kaynağı çok farklı.
Birininki güçlü olmak, birininki hızlı koşmak, birininki en yukarı zıplamak, 
birininki kaslarının büyümesi, birininki ne kadar uzamışsın denmesi gibi gibi...
Düşündüm de, bizimkinin bu dönemlerdeki motivasyon kaynağı
şıklık, güzellik... 
Onunla şöyle bir konuşma yaptım,
yüzenlerin omuzları çok güzel gelişiyor.
Kilosu, karın kasları süper oluyor.
Benimki "Ben bugün yüzmeye karar verdim" diye gitti :)
Tabii abartmamak ve bu güzellik konusunu daha çok sağlığa bağlamak lazım.
Ama bir şekilde, spora motive etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum, öfleseler de pöfleseler de.

Ve havuz motivasyonu yapmaya çalışırken
dün kapımızı çalana da bakın.
Canım Özgecim'den gelmiş.
Al sana bi yüzme motivasyonu daha.
Teşekkürler :)


Bu arada yeni gelen arkadaşlar var
hoş geldiniz kızlar: )