30 Kasım 2011 Çarşamba

Düşünme minderi


 Bi' kez daha gördüm ki dostlar, uzman görüşü falan bir yere kadar.
Çocuğunuzu en iyi siz tanıyorsunuz. İçgüdüsel olarak da doğrusunu biliyorsunuz aslında.
Sadece bazen ne etsem iç sesleri öyle yüksek sesle dolanıyor ki zihnimizde
içgüdünün fısıltısını duyamıyoruz. 
Bir konudan hareketle, bu sabah bir daha anladım ki, 
kızıma karşı açık ve dürüst olmak daha iyi....

Ben ona açık oldum 'o' konuda...
O da bana, başka bir konuda açık oldu dün.
Teacher'ın dersinde konuşmuş, 
konuştukları için de
Arda ve Ekin'le birlikte üçü düşünme minderinde
 biraz zaman geçirmişler :) 
(Aramızda kalsın )

- Anne diğer çocuklar makarnadan faaliyet yaparken biz minderde düşündük dedi.
Ne düşündünüz dedim, yaptıklarının doğru olup, olmadığını düşünmüşler. 
Ama Arda ile Ekin düşünmemiş dediğine göre: -P


 

Erken de olsa ağacımızı kurduk bu arada. Ağaca yakışır bir kıyafetle üstelik...

28 Kasım 2011 Pazartesi

Yaylarım benim...


Güzellerim bana yaşınız hep 19...
İyi ki doğdunuz...

Hayat bi' tiyatro


Havalar da soğudu ya, tiyatro vazgeçilmez hafta sonu eğlencemiz oldu.
Bakırköy Büyülü Sahne'ye gidiyoruz, her pazar farklı bir çocuk oyunu var,
hem bize de yakın... 
Gerçi gitmesek de, her an tiyatro sahnesindeyiz ya o da ayrı.
Yukarıda gördüğünüz gibi dedesiyle babaannesini heykel gibi durdurttuğunu, 
arkasından da çeşitli roller dağıttığını söyleyelim unutmadan...

Bakmayın siz öğretmen olucam demesine, bu mimiklerle
bence doğuştan oyuncu.

 Güzel, keyifli bir oyun seyretmek için önce beklemeyi öğrenmeli...



Oyuncular sonra çocuklarla fotoğraf çektirtiyor ki,
bu çocukların çok hoşuna gidiyor.

Oyun bittikten sonra bizim binbir suratta sıra...




 Perde buldum mu oynarım!


Cuma günü bidilik şapka günü yapar da biz durur muyuz,
biz de ajansta yaptık şapka partisi...

Ve perde...

25 Kasım 2011 Cuma

Bazen


25 Kasım, Şapka Devrimi'nin yıldönümü...
Okulda şapka partisi yapacaklardı bugün.
Sergi açtık evdeki şapkalardan,
bilin bakalım ne seçti :)

 
 Hepsini denedi, eğlendik.

 Kurbağada karar kıldı.


 Bu sabahın şapka faslı güzeldi. Ama sonrasında, "gün" yordu beni.
Neyse ki...
Masamda dün arka arkaya üç kişiden gelen küçük sürprizler...



Kitaplardan alınan güzel mesajlar...

Ve anlamlı şarkılar var...

24 Kasım 2011 Perşembe

Çoktan seçmeli konular...


Tabii en başta bize modern bir eğitim sistemi bırakan başöğretmenimize, 
ardından beni yazmak konusunda cesaretlendiren, kompozisyonlarıma
dünyanın en güzel metnini yazmışım gibi davranan
Türkçe öğretmenime, benim cezadan değil övgüden motive olan bir öğrenci olduğumu keşfeden İngilizce öğretmenime, kopya çektiğimizi anladığı halde son sene idare eden
komando matematikçimize, ayakkabı bağlamaktan yemek yemeye bana bildiğim şeylerin çoğunu öğreten anneme, babama bir şekilde yaşamıma girip bana bişeyler öğreten herkese teşekkürler...

O komando matematikçiye gelmeden önce matematikten buz gibi  soğumama neden olan
sıfırın altında 50 falan diye notlar veren erken dönem matematikçimize,
sınıf birbirine girdiği halde hiç etliye sütlüye bulaşmayan 
kısa yoldan anlatıp çıkan tarihçimize,
derste sakız çiğnedim diye yüzüme tokadı geçiren biyoloji hocamıza da saygılar...
Onlar da bunları yaparak bişeyler öğretmişlerdir herhalde.

Tabii kızımın öğretmenini de unutamam. 
Her gün bir şarkı, bir bilgiyle bizi karşılamasını sağladığı için ona da bir sürü teşekkür.


 Bir sürü zorluk yaşıyorlar,bir sürü haksızlık!
Onlar adına yüreğim kabarıyor bazen. Burada dile bile getirmeye gerek yok, 
hepsini biliyorsunuz zaten.
Sadece Uğur Dündar'ın zamanında söylediği bir lafı paylaşmak istiyorum.
"Eğer siz çocuğunuzun cebine 1,5 milyarlık cep telefonunu koyup okula gönderiyorsanız
ve öğretmeninin maaşı 1,5 milyon bile değilse aptallar yetiştirmeniz kaçınılmaz."

Geçen sene de yapmıştım, yine bir anket yaptım Yaz'a:
-Büyüyünce ne olacaksın? Dansçı
(İki gün önce öğretmendi ama du bakalım)
- En sevdiğin yemek: pilav
(Ama o zaman niye hep makarnayı tercih ediyorsun ki?)
-En yakın arkadaşın:
Kayra, Duru...
(Bugün okula gittin diye bence. Yoksa Tibet duymasın) 
- En sevdiğin oyun:
Rapunzelcilik
-En sevdiğin hayvan:
Kuğu ve kelebek
 Bakalım gelecek ankete neler değişecek?
An be an fikirlerimiz değişebiliyor çünkü.
Okuldaki oyuncak gününe önce yukarıdaki benim çocukluk ayımı götürmeye karar verip,
15 dakika onu arayıp, sonra denizkızını götürmemiz gibi bişey...
Akşam ben çalışıyorum diyen babasına :
"Konserci baba seni..." diyen kızım bakalım gelecek seneye neci olmak isteyecek?



23 Kasım 2011 Çarşamba

Yarın öğretmenler günü :)

Kartonları serdik önce...

Kestik biçtik ince ince... 

Göz kararı mesaj da yazdık...
Kalktık sana kart yaptık...
 
 İnsan neler yapar isteyince...
Bu bişiy değil düşününce... 
Bi de tarifi öğrenince...
Öğrtmenim...
Kalktık size kart yaptık...
 (melodi kulağınızda canlandı di mi? 
Ben kulağımda o melodiyle yazdım :)





22 Kasım 2011 Salı

Mantık ve duygu...


Çocuklarımızın duygularını net olarak anlamlandırabilmesini çok önemsiyorum.
Yani aslında çoğu zaman büyükler olarak bile doğru tanımlayamıyoruz ya duygularımızı,
öfkelendiğimiz şeyin arkasında korku olduğunu, bazen fazla alçakalgönüllülüğün arkasında kibir olduğunu çok da bilmeden irdelemeden yaşıyoruz ya...
Şimdi şimdi okudukça öğreniyoruz ya hani...

Yetiştirdiğimiz yeni nesil bari bunları daha net görsün, bilsin, hissetsin.
Aslında anlamsız ağlamalar dışında sus ağlama demek bile içimden gelmiyor, doğru da değil sanki. 
İçinden geliyor ki ağlıyor. Sus ağlama, içine at!..
O yüzden değil mi, hep ağlarken görülmekten çekinmemiz... 
İçimize çekilmemiz... 


Manasız,  istediğini yaptırmak için ağladığı zamanlarımız da var elbet.
Ama o kadar belli ediyor ki o anlarda kendini. Bir anne anlar...
Bazen bıdı bıdı anlatıyoruz, şunu yap, bunu yapma...
Bakıyoruz sanki dinlemiyor bile.
Ama gördüm ve görüyorum ki, yaptığımız her rasyonel açıklama 
kafalarında yer ediyor. Bu hem sevindirici, hem çok önemli...


Sabah içeriden seslerini dinliyorum, bir yandan hazırlanırken...
Televizyonda jelibon reklamı...
-Baba, jelibon hiç faydalı bişey değil.
(Hah, demek dinlemiş söylediklerimi)

- Baba, zararlı bişey jelibon....

Sessizlik.

-Ama ben yine de seviyorum.

(Eee öyleyse öyle, kendini kandırmıyor. )

-Ama yemiyorum.
(Güzel, mantığını kullanıyor :)))
Bugün babasıyla gitti okula, ben erken çıktım.
Konuştuk sonra, rahat giyindi mi, kolay çıktınız mı diye?
Asansöre binmiş, havayı koklamış ve :
"Babacım asansör annemin makyajı kokuyor" demiş...
Bilmiyorum parfümümü mü kastediyor.


Kokusunu sevdiğim biriciğim benim...





21 Kasım 2011 Pazartesi

Kamu yararına...



Sevgili Marks and Spencer, düğüm düğümcük olmuş ayakkabılar bulursanız
bilin ki onlar sayemizde...
Bütün ayakkabıların bağcıklarını bağlamayı kendimize görev edindik.
Ve maalesef şu an kendini bağcık bağlamayı öğrendi sanıyor!
Deneye yanıla olacak bir şekilde.

 
 Sabah baba da aldı düğümcüklerden payını...
Tam çıkar ayak...
Onu bunu bırakın da, kız kıza çarşıya çıkıyoruz artık.
Daha önce de yapardık da, pek keyif vermezdi, koştur koştur uykuya yetiş, yemeğe yetiş.
Kahve içmeye bile oturuyoruz ki, bunun keyfi hiçbir şeyde yok.
O içtiğini kahve sanıyor ama sıcak çikolata, 
endişelenmeyin;- )



18 Kasım 2011 Cuma

TGIF!

Bazen gün içinde insan nefes almayı bile unutuyor.
Lafın gelişi değil söylediğim.
Gerçekten stres, yoğunluk arttığında nefesimizi tutuyoruz ve derin nefes almıyoruz.
Bu da bizi daha geriyor, gergin zamanlarda...
Ben de her an derin nefesler alayım diye, yazıp gözümün önüne asayım dedim bari...
 
Ev halkının üçte biri, bücür olanı geçen gün ateşlendi, mideyi bozdu.
Ve dün ilk defa hastalık sebebiyle devamsızlık yaptı.
Ama bugün iyi neyse ki.
Hepimize derin derin nefesler alabileceğimiz
sağlıklı, neşesi bol bir hafta sonu diliyorum.

TGIF!
yani
Thanx God It's Friday! 


17 Kasım 2011 Perşembe

Florya'dan...

Dün Florya'daki Atatürk Köşkü'ne gittiler okulca.
Gezi hakkındaki yorumu şöyle oldu:
"Atatürk'ün bütün eşyalarını gördüm, ceketlerini, pantolonlarını, banyosunu
ama kendisini göremedim. Çok üzgünüm bu yüzden..."

 Biraz daha büyü, sana bu konuyla ilgili 
Atatürk'ün sözünü söyleyeceğim, hani beni görmek demek
yüzümü görmek değildir'le başlayan...


 Şu fotoğraflar ne kadar doğal, ne kadar içten, ne kadar hayattan değil mi?
'İnsan Atatürk'ü yansıtan...
Atatürk'ün bambaşka bir yönü de, bence insanların hayattan keyif almalarını istemesi...
Dansla, müzikle, yüzmekle, sporla...
Çünkü depresif, karamsar yaşayan bir ulus üreten de olamaz ki...



16 Kasım 2011 Çarşamba

Konumuz saç idi...



"Ne güzelsin bebeğim" dedim.
 "Sen de kısaların güzelisin" dedi!!! 

  Kısa saçlıların, taradı, dolandı derdi yok en azından, hıh! 

Bu arada sizin evde de bir Rapunzel varsa, saçlar dolaşmasın, kolay açılsın diye şu
ürünü buldum, aklınızda olsun.

15 Kasım 2011 Salı

Bilmiştir de aynı zamanda...

Eve bir gittim dün her yer her yerde.
1 saatten fazla araba kullanmışım, trafikte kalmışım.
O yolun üstüne bir de ev toplamak gerçekten tuz biber oluyor.
(Hale'ye de söylemem lazım lütfen beni böyle karşılamayııııın) 
Murat, kenarda oturan bücür hatuna: "Hadi annene yardım et sen de" deyince 
"Ama ben toplayamam ki?"deyiverdi.
Benden hayretle yükselen "Nedenmiş o?" sorusunun arkasına cevap da hemen geliverdi.
"Çünkü çok yoruldum sürekli odamı toplamaktan, belim ağrıyor!"!!!!
 
Ben yoldayken babasından ikinci çikolatayı istemiş, babası da bitti evde yok demiş.
Alın size ikinci yumurtlama:
"Ne yapalım, sen de yarın gelirken alırsın artık!"

Bazı kelimeleri nereden duyuyor, nereden buluyor bilemiyorum. 
Çünkü artık sadece ana-baba lügatını kullanma devri geçti.
Her taraftan yeni kelimeler geliyor sözlüğe.
Sabah ben erken çıkmıştım. Giyinmek için soyunduğunda
"Çıplak vatandaş mı oldum ben şimdi" demiş, bilmiş...

Komiğiz tamam, diyecek yok.
Bayram ziyaretine giderken yan koltukta kim bana eşlik etti dersiniz?
Gayet güvenli bir şekilde hem de :))

Bu arada yeni konuklar gelmiş.
Hoş geldiniz :)







14 Kasım 2011 Pazartesi

Empati, sempati

Dün ağladım bir ara. Korkmayın önemli bir şey değil, duygulandım içimi boşalttım 
şöyle bi'... Yaz hiç oralı olmadı. Yanında ağlamamış olmama rağmen, 
gözüme baktı, ağlamış olduğumu anladı, ama hiçbir şey söylemedi.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi sorular sormaya, oyun oynamaya çalışmaya devam etti.

Sofrayı kurduk. Bir yandan yemeğini yiyor, bir yandan yerinde duramıyor, dolanıyor.
Masanın üzerindeki geniş metal şamdana takıldı gözü.
Yansımasına baktı gülümsedi.
"Herkese gülümsemek yakışır." dedi. "Ağlamak değil"...
Sonra bana döndü, baktı.

Apıştım. "Bana mı söylüyorsun sen bunu şimdi"
"Tamam, mesaj alındı..." dedim.

 
Bazen yeni neslin nasıl da empatik olduğunu düşünüyorum. 
EQ'ları harika. Artık kristal çocuklar mı, biz de onlara empatik yaklaşıyoruz ondan mı bilmem.
Bazen oyuncaklarını falan paylaşmayınca üzülüyoruz ya, onlar da geçecek.
Biz onlar için dayanaksak, onlar da bizim için öyle...

Aslında iyi ve kötü arasında çok keskin çizgiler yaratmak istemiyorum onun dünyasında.
Çünkü siyah ve beyaz değil dünya. Ying yang gibi. Ama masallar, filmler hep öyle. İyi, kötü, güzel, çirkin. Ama dün Pamuk Prenses'teki kötü kraliçe için dedi ki, hele de onunla fotoğraf çektirip,
gayet sıcak biri olduğunu görünce
"Aslında kraliçe önceden kötü biri değilmiş di mi anne?"
 Teyzesi yurtdışındayken eski bir oyuncakçının vitrinini çekmiş, getirdi Yaz'a...
Eski barbieler var... Ne bileyim böyle bir şey soracağını, 
bizim de böyle eski barbilerimiz vardı küçükken dedim.
"Onları sonra nereye gönderdiniz?" dedi.
Van paketlerinden sonra, bir şeylerin bir yerlere gönderileceği bilgisi oluştu artık.
 Bu aralar, evcil hayvan deneyimimiz de oldu. Besteler yurt dışındayken
Şiva'nın yemini, suyunu biz verdik. Çok seviyor Şiva'yı...
1 sene önce falan korkar kaçardı bu büyüklükteki bir kediden.
Artık kızım, canııım diye çağırıyor.
 Kendi başına yapabildiği şeyler arttı. Ayakkabılarını kendi giyiyor, pijamasının altını (henüz üstünü değil) kendi çıkartıyor, tuvalete eğer isterse tek başına gidebiliyor.
Yine eğer isterse sofrayı kurmama yardım edebiliyor.
Ama empati dediysek, bu velet de 3,5 yaşında henüz.
Canı sıkılıyor, anneee sen topla odamı, yere düşen sakız kağıdını sen at,
kahvaltımı sen yedir 
onu sen yap, bunu sen yap diyebiliyor. 
Ama bu sabahki uğurböcüklü kahvaltısını kendi başına yedi 
ne mutlu ki...