30 Aralık 2012 Pazar

Aslında yeni yıl diye bir şey yok!


Aslında yeni yıl diye bi' şey yok. 
Yani 1 Ocak'ta her şey bir anda değişmeyecek.
22 Aralık'ta aniden her şeyin değişmediği gibi...
Takvim, insanoğlunun zamanı somutlaştırabilmesi, yeni başlangıçlar yapabilmesi, temiz sayfalar açabilmesi, muhasebe yapabilmesi için var.

Bir anda savaşlar bitmeyecek, 
herkes birbirine karanfil atmayacak,
zahmetsiz zayıflamanın formülü bulunmayacak,
1 Ocak'ta bir anda isteklerimiz kucağımıza düşmeyecek,
bizim yerimize kararlarımızı başka birileri uygulamayacak.

Biz yapacağız bunları, biz isteyeceğiz...
İstediğimiz, hedeflediğimiz şeylere uygun olarak yaşadığımızda
elde edeceğiz bunların hepsini...
Yaşadıklarımız ya da karşılaştıklarımız değil, onlara verdiğimiz tepkiler 
hayatımızı şekillendirecek.

Yeni yıl diye bişey yok, evet. 
Ama takvim dediğimiz bu sanal kavramı,
kendimizi "yeniden başlatmak" için kullanmak var.
Eğer içimize sinmeyen, tökezleyen, tekrarlayan yerler varsa
"format atmak" için bulunmaz bir fırsat yeni yılın başı...

Hedefler koydum geçen yılbaşında.
Bir kısmı oldu, bir kısmı seneye kaldı.
Pır pır sevinçten uçtuklarım, yere çakılmalarım oldu.
İçime sokasım gelenler, araya mesafa girenler...
Bitti sanırken başlayanlar, hiç bitmez derken tarihe karışanlar...
Umutsuz bile olsan, taptaze bir hevesle güne sarılmalar oldu.
Bir yerde okudum benzetme çok hoşuma gitti,
piyanoya benzer hayat demişler yazıda.
Beyaz tuşlar mutlulukları, siyah tuşlar hüznü temsil ediyor.
Hayat yolculuğunda, ancak hepsini kullanarak ahenkli bir müzik yapabiliyorsun... 

Kendim için yaptığım çok güzel bir şey vardı mesela bu yıl.
bir atölyeye katıldım. Farkında yaşamak için kendime çok şey kattım.
Aslında herkesin hakettiğini yaşadığını, yaşamının sorumluluğunu eline alması gerektiğini 
"her zaman, her şeyin yolunda olduğunu" bir kez daha idrak ettim.
Öyle ya, bilemeyiz ki, geçen sene kızdığımız, üzüldüğümüz şeyler bile
belki bütünün hayrına oluyor, olacak.  Her ne olursa olsun suyumuzu kirletmemek gerekiyor.
(şurada ne demek istediğimi yazmıştım. )

Daha net hedefler belirledim. 1 aylık, 6 aylık, 10 yıllık...
Ama en önemlisi, hedeflere doğru giderken
olduğun yerde gülümseyebilmek.
Her parçanın, bütünümüzü oluşturan puzzle'ın olmazsa olmazı olduğunu görmek.
Ve arada dinlenmek, kendini dinlemek. Ruhun sesini...
Çünkü tempo zihinden, dinginlik ruhtan geliyor.

Ve aslında ruhumuzun sesi, her şeyin cevabını biliyor.
Yaşam amacımızın ne olduğundan tutun da,
önümüzdeki sofrada duran lokmayı yemenin mi, yememenin mi daha iyi geleceğini bile...
Bütün cevapları alabilecekken, dışarının volümünü giderek yükseltiyoruz ki
içimizi duymayalım diye. Korkuyoruz herhalde yüzleşmeye...
Tam tersini yaptığımızda, çok şeyler değişecek inanıyorum. 

2012 başı, sonu farklı bir yıldı.
Ya da her yıl gibi iniş çıkışları vardı.
Ama uluorta konuşulan geyik taraflarını bir yana bıraktığımızda
21 Aralık'tan çok daha önce başlayan ve süren yeni bir dönemin başladığını düşünüyorum.
Düşünmek de değil hissediyorum.
Çok daha fazla insan, artık "gerçekten yaşamak" istiyor, kendini sorguluyor,
varoluş sebebini, hayatı, evrendeki etkisini... 
Karbon izi gibi karma izi saçarak yaşamak istemiyor artık birçok kişi...
Hayatı aşkla sevmek istiyor.
İnanıyorum ki, blogun kapağına yazdığım gibi,
yaşama sevgiyle her dokunduğumuz an bir mucize gerçekleşir. 

2013 için çok temiz ve iyi hislerim var:) 
Şükürlerim var, kendim için, ailem için...
Hedeflerim, dileklerim var.
Adı 2013 olan yılı şimdiden seviyorum. 
Hepimize iyi geleceğine inanıyorum.  

Beni iyi hissettiren herkese ve her şeye,
kendimi kötü hissettiğim zamanlarımı bana ayna tutarak 
yansıtan "hayat öğretmenlerime" milyonlarca teşekkürler... 


  

29 Aralık 2012 Cumartesi

Dr. Beckmann Renk Koruyucu Mendiller ile Gökkuşağının Renkleri Sizinle

Eşimin toplantısı, benim kokteylim, kızımın sporu.. Ve karşımda kirli sepeti. İki gömlek bir sweet. biri mavi biri kemik biri de pembe.. bir kaç havlu ve nevresim tek makinayı anca doldurur ama hepsi ayrı renk. Peki hepsi tek makinada yıkanır mı ? Elbette yıkanır! Yaygın alışveriş merkezlerinde bulabileceğiniz Almanyadan ithal Dr.Beckmann renk koruyucu mendiller ile renkleri karışmadan hemde. Dr. Beckmann renk koruyucu mendiller mikro gözenekleri ve ultra emiciliği sayesinde renklilerden ayrılan renk partiküllerini üzerinde toplar ve diğer çamaşırlara geçmesini engeller. Böylece çamaşırlarınız yıkanmadan önceki rengini korur.
Dr. Beckmann renk koruyucu mendiller ile gökkuşağının renkleri sizinle.


Bir bumads advertorial içeriğidir.

28 Aralık 2012 Cuma

Let's party!


Bugün hem Yaz'ın, hem bizim ajansın yılbaşı partisi var.
Yaz Cesur'daki Merida oldu, çok da komik oldu.


Biz de bişeyler olacağız bakalım, akşam ola hayrola...




27 Aralık 2012 Perşembe

Değer vermek, özen göstermek...


Küçük bir çocuğun gözünden, değer verildiği nasıl anlaşılır?
sözlerle mi, hissettirilenlerle  mi, davranışlarla mı? 
Hepsiyle mi...

Sabah süt şişesi kırıldı mutfakta.
Sakın gitme içeri, topladım ama küçük bir parça kaldıysa falan ayağına batar dedim.
Koştu, yanıma geldi sarıldı...
Annecim siz bana çok değer veriyorsunuz değil mi? dedi.
Mantık dersi 2...

Annem beni düşünüyor, annem beni koruyor.
İnsan değer verdiğine özen gösterir.
Annem bana değer veriyor :) 
Kim demiş, kalp ve mantık yan yana olmaz diye...



Bu arada sabah bir video seyrettim, çok etkileyici.
Anne bebeğiyle önce göz göze bir iletişim kuruyor.
Gülüyorlar, şakalaşıyorlar.
Sonra birden tepkisiz bir şekilde davranmaya, bebeğin tepkilerine cevap vermemeye başlıyor.
Bebeğin değişimi o kadar bariz ki.
Annesini eski haline döndürmek için, ağlamak, bağırmak, seslenmek yapmadığı kalmıyor.



25 Aralık 2012 Salı

Ekonomiye Kadın Gücü

Ekonomiye Kadın Gücü projesi, dar gelirli kadınların ekonomik üretime katılımını teşvik etmek, sosyal ve ekonomik olarak güçlenmelerine katkıda bulunmak amacıyla, kadınların gelir getirici bir işe başlamasına veya işini büyütmesine destek olmayı hedefliyor.

ekonomiyekadiningucu

Bu hedefin gerçekleşmesinde, küçük bir sermaye desteği ile dar gelirli kadınların ekonomik üretime başlamasına imkan tanıyan Mikrokredi Sistemi temel alınıyor. Mikrokredi, dünyada ilk olarak 1973 yılında Nobel Barış Ödülü sahibi Prof. Muhammed Yunus öncülüğünde yoksulluğun çok yoğun bir şekilde yaşandığı Bangladeş'te "Grameen Bank" altında faaliyetlere başladı. Prof. Muhammed Yunus, bu uygulamayı ilk olarak genç bir kadına bambu sepeti yapması için 6 $ kredi vererek başlattı.

Küçük sermayelerle değişen hayatlar

Türkiye'de 2003 yılında Prof. Muhammed Yunus'un girişimleriyle Grameen Trust ve Türkiye İsrafı Önleme Vakfı (TİSVA) tarafından ortaklaşa başlatılan Türkiye Grameen Mikrofinans Programı pekçok dar gelirli kadının işe başlaması için cansuyu/başlangıç kredisi sağlayarak, teminat ve kefalet gerektirmeden finansman erişimi kısıtını ortadan kaldırarak onbinlerce kadının hayallerini gerçekleştirmesine destek oluyor.

Yoksullukla Mücadelede Yenilikçi Yöntem: Sosyal Finansman

Türkiye'de her 5 kadından biri yoksulluk sınırında olup kendi potansiyelini gerçekleştirmeyi, ailesine ve toplumsal üretime katkıda bulunmayı bekliyor. Türkiye Grameen Mikrofinans Programı'nın yaygınlaştırılması amacıyla, TİSVA ve Turkcell işbirliğinde hayata geçen Ekonomiye Kadın Gücü, Türkiye’de ilk defa sosyal borçlanma modelinin hayata geçirilerek kadınların gelir getirici işler yapması için küçük sermaye desteği sağlayan Mikrokredi Sistemi’ne yeni kaynak oluşturulmasını hedefliyor.

Sosyal inovasyon niteliği taşıyan bu yenilikçi model sayesinde sayesinde artık dileyen herkes dar gelirli kadınlara borç verebilecek, bağış yapabilecek, dar gelirli kadınların hayallerine kavuşmasına bireysel olarak destek verebilecek .Çünkü, Kadına Destek, Topluma Destektir.
Ekonomiye Kadın Gücü projesi ile kadınlarımız daha çok üreterek ekonomiye katılacak,
hayallerini büyütecek, ailelerine ve geleceğe yatırım yapacak, Türkiye kazanacak.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Mantık dersi



Hafta sonu beraber kahvaltı hazırlıyoruz,
zeytin tabağını taşımaya çalıştı.
Dikkat edelim de, yerlere dökmeyelim dedim.
Kinayesiz, gayet de ciddi:
"Çünkü yerler senin için çok değerli di mi annecim" dedi :))

Eeee düz mantık bu conconlar.

İşte size mantık dersi :
İnsan değer verdiği şeyleri korumaya çalışır.
Anne yerleri korumaya çalışır.
Anneye yerlere değer verir. : -P 

24 Aralık 2012 Pazartesi

Hafta sonu renkleri...

Hafta sonlarını güzel kılan ne kadar dolu olduğundan çok 
ne kadar keyif alındığı, içine ne kadar renk katıldığı...
Ciddi suratlar yerine eğlenceli yüzlerle bakmak hayata...

Ayıp, tuhaf demeden kamuya açık bir alanda 
yüz boyatmak hafta sonu...


Kuralları biraz delme, belki bambaşka bir 
masada kahvaltı yapma zamanı hafta sonu...


 Okuldakinden farklı, konusu serbest onlarca resim yapmak demek 
mesela bizim için...


Bakıp da çözmeye çalışmak 
renklere, çizgilere...


Bebekleri de kışlıklarla tanıştırma, onlarla da daha sıkı fıkı olma zamanı...


Sıcacık bir kahve, bolca sohbet, bikaç ilmik, bikaç tweet, 
bikaç foto... Ama en önemlisi huzurlu saatler...

Hafta sonu ne kadar sevdiklerimizle ve sevdiğimiz şeylerle geçerse
pazartesi sendromu falan hikaye...

Zıpkın gibi başlar insan pazartesiye...




21 Aralık 2012 Cuma

Evdekiler/ iştekiler


Bugün baba-kız evdeler, anne işte...
Kızım bana sürpriz resim yapıyor, babası çekip whatsup'tan yolluyor.
Ve kıyamet bundan kopuyor!
Sürpriz olacakmış, nasıl yollarmış...
Yok kızım hiç anlaşılmıyor renkleri falan, akşam inceleyeceğim diye çevirmeye çalıştım ama...
Olduğu kadar.
Şşşşşt sakın bu resmi gördüğünüzü çaktırmayın, sürpriz sürpriz...


20 Aralık 2012 Perşembe

Bu sabah...


Rüzgarın çılgınca estiği, balkonu darmaduman ettiği,
panjurları inlettiği bir gecenin sabahı 
arabaların üstündeki ince kar tabakasıyla uyandık.
Kuşlara ufalanmış çubuk kraker bıraktık.
Her zamanki yere...
Bizi orada beklemeye başlarlar mı bir süre sonra acaba?
Hışır hışır yapraklara basarak,
üşümemeye çalışarak,
arabanın camlarındaki buzu açmak için uzunca bir süre bekleyerek
yola ve yeni güne koyulduk.

Yolda da Mor ve Ötesi'nin yeni albümünü dinledik.
Sizin sabahınız nasıl geçti?


Şarkının adına bakmayın, bir mesaj vermeye çalışmıyorum.
Ben 21 Aralık'ta sadece insanlığın biraz upgrade, biraz da update olacağına inananlardanım :)

19 Aralık 2012 Çarşamba

Çocuktan al bilgeliği

Geçen sabah, dona dona yürürken, serçeler geçti hemen önümüzden
ben de dedim ki, yarın serçelere ekmek çıkartalım, yakında kar yağar,
Ankara'da yağmış bak. O zaman yiyecek bulamazlar kendilerine...

Ama onlar da sıcak ülkelere göçerler  o zaman?
Serçeler gitmez canım, sıcak ülkelere...
Küçücük onlar...

O zaman sıcak ülkelere giden kuşlar, onları sırtlarında taşısalar güneşli ülkelere?

Doğru ya, herkes birbirine destek olsa, hayat bayram olsa değil mi ama.
Çocuklar, sizler gibi düşünmeyi ne zaman unuttuk biz de, hatırlamaya çalışıyoruz yeniden
...

Sonra da karşımıza bu bumbuz günde çok güzel bir beyaz tüy çıktı ki,
ben bir soruma yanıt aldım onu görmemle birlikte: )

........ 

Sonra arabaya bindiğimizde, şu burnu tıkalı konuşan adamın olduğu
radyo reklamı çıktı karşımıza...
Ben de komiklik olsun diye burnumu elimle tıkayıp
"Burnunuz mu tıkalı? " dedim hatta tekrar ettim ve güldüm...
Onu da güldürürüm diye.
Anneee böyle sürekli burnunuz mu tıkalı dersen, 
senin de burnun tıkanır dedi.

40 sefer söylersen olur felsefesini mi çözmüş desem,
karma felsefesini mi?
diyorum ya, bu bücürler hepsini zaten bilerek doğuyorlar da
büyükler unutturuyor bildiklerini....  



18 Aralık 2012 Salı

Do it yourself...


Hafta sonu yılbaşı ağacımızı yaptım.


O da altına yeni yıl için istediği sürprizi resimli olarak anlattı,
puzzle istiyormuş, alçakgönüllü kızım.


Geçen hafta, sevgi zinciri serisi adını verdiğim atkı koleksiyonunun 
bi tanesini bitirdim.

O da kendine yastıklardan ev yaptı, çok eğlendi. 

Ben miniminnoş bir melek ördüm, koca gözlü...



O da yanıbaşımda bir kardan adam yorumu yaptı.



"Az tüketim, çok üretim" yeni yılın sloganı olsun mu? 


17 Aralık 2012 Pazartesi

İlk organizasyonu...



Bugüne kadar hep bizim arkadaşlarımızın çocuklarıyla buluşturduk, hafta sonları birlikte planlar yaptık.
İlk defa kızım, kendi edindiği, seçtiği arkadaşlarıyla bir plan yaptı,
 ilk organizasyonunu gerçekleştirmiş oldu. 

Aylar önce prodüksiyonunu babasının yaptığı, İşsanat'taki Pamuk Prenses oyununa 
okuldaki kankaları Defne ve Eda'yı davet etmiş, bizim zilli.
Babamın işyerindeki oyuna gelir misiniz demiş kendi kendine :)

Bizim de bu fikir çok hoşumuza gitti, hem aileleriyle de tanışmış oluruz diye düşündük.
Aileleri davet edişimiz de çok enteresan oldu.
Hep isimlerini duyduğumuz bu çocukların aileleriyle tanışmıyorduk, telefonları da bizde yoktu.
Ne için olduğunu bilmediklerinden, okuldan istesem belki tuhaf karşılayabilirler diye
oturdum annelere mektup yazdık, çantalarına bırakılması için öğretmenlerine verdik,
oyuna davet ettik.
Onların da hoşuna gitmiş, bu eski usul mektuplaşma, dün de buluştuk.

Yani bizim küçük kızlar, planı yaptı,
bize de planı hayata geçirecek teknik ve lojistik desteği sağlamak düştü.

Annelerle de gayet sıcak bir diyalog paylaştık.
Yalnız, bu bıcır bıcır küçük cadıları okulda düşünemedim.
Allah öğretmenlerine güç ve sabır versin...

Velhasıl, bizim ufaklık, baba mesleğine ilk göz kırpışını yaptı,
ilk organizasyonunu gerçekleştirdi. 






13 Aralık 2012 Perşembe

Çocuk, korkular ve empati


Daha önce okumuştum, çocukların 4 ila 6 yaş arası bazı korkularla tanıştığını...
Bizim güncel iki korkumuz oldu nurtopu gibi...
KÖPEKBALIĞI ve ÖRÜMCEKLER...

Bunlarla ilgili hikayelere bayılır, herkese köpekbalığı hikayesi anlattırır, 
nerelerde yaşadığını, yaşadığımız yerde olmadığını çok da  iyi biliyor aslında.
Ama korku işte, çok fazla rasyonel tarafı olması gerekmiyor.
Geçenlerde her zaman yaptığımız gibi küveti doldurmuştuk, içinde oynuyordu
içeriye kadar gittiğimde, bana seslendi, anne sanki küvetten 
köpekbalığı çıkacak gibi hissediyorum diye. 
Kuzucum, şu küvetin içine sence köpekbalığı sığar mı? Kocaman o...
Hem de derin sularda olur değil mi?
-Biliyorum ama korkuyorum anne napayıııım?

Örümcekleri ise sağolsun belgesel kanalından öğrendi sanırım.
Hem korkarım, hem  sarkarım misali, hala herkesden ısrarla köpekbalıklı hikayeler istiyor.
Neyse, geçen gün tesadüfen veli toplantısı olunca rehber öğretmene danıştım.
Bırakın anlatsın korkularını dedi.
Siz de didaktik biçimde anlatmayın, haaa köpekbalığından korkuyorsun, anlıyorum, deyin...
Empati kurun, dedi.

Hatta oyuna dönüştürün, suyun içini köpürtün, ay ay köpek balığı geliyormuş deyip gülün, 
şakalaşın dedi. Zaten bu dünyada yalnız yaşamıyoruz, o hayvanlarla dünyayı paylaştığımızı bilsin...

Aaa bunda korkulacak ne var dememek, empatik olmak gerekiyor yani.

Ben çocukken hatırlıyorum da, kardeşimle gece oldu mu,  odamıza giden koridordan
koşa koşa geçerdik. Sanki oradan birileri çıkacak gibi gelirdi.
Bilmez miydik orada biri olmadığını...
Bilirdik, ama korkardık...

Yine her şeyin çözümü dayanıyor empatiye, sempatiye, sevgiye...


Korkuların sevgiye dönüştüğü günler dileğiyle... 



12 Aralık 2012 Çarşamba

12.12.12


Bugün, bir daha kolay kolay yan yana gelemeyecek sayıların enerjisi bizi bekliyor.
Bir daha böylesi zor, çünkü 13 ay yok : )

Bugün 
sevgiyi seçen için nefreti, ayrılığı,
huzuru seçen için öfkeyi,
sigarayı vs. bırakmayı isteyen için bağımlılığı,
yeniye hazır olan için eskiyi,
samimiyeti seçen için yapmacıklığı
kendi olmayı seçen için egoyu bırakma 
günü! 


Yani daha doğrusu neden öyle olmasın?
Yeni bir başlangıç, yeni bir ruh için hazır olma zamanı... 

10 Aralık 2012 Pazartesi

Z kuşağı yetiştirdiğinin farkında olmak!


Ağaç yaşken eğilir diyerek, çocuklarımızı donanımlı, iç dünyaları zengin,
kendilerini sadece okula, sadece işe adayan değil, yaşamlarına anlam katacak faaliyetlerin içinde 
mutlu olan insanlar olarak görmek istiyoruz. 

Mesela çocuklarımızı yönlendireceğimiz hobi, onun yatkın olduğu
ilgili olduğunu gördüğümüz alanlarda mı olmalı,
geliştirmesi gereken bir yönü mü olmalı? 

Yaz, müziği, resimi, dansı, dramayı seviyor mesela,
ama sporu mu kuvvetlendirmeli bu arada? 


Ama o zaman ya sevmez, devam etmezse?
Ya da içinde olduğu yaşta, ekstra harcamalar yapmadan da bazı yetenekler geliştirilebilir mi?



Ağaç yaşken eğilir deyip, çabalayıp durduğumuz şu günlerde,
üniversitelerden, öğretim görevlilerinden aldığım duyumlara göre, gençliğin durumu epey bir vahim.
Ne profesöre değer veriyormuş genel olarak Y kuşağı, ne arkadaşına.
Dinlediklerim, kaynaklarda bahsedilen Y kuşağına bire bir uyuyor aslında.
Bütün suların kendilerine doğru aktığını düşünüyor, çok çabuk zirvede olmak istiyorlarmış.
Büyük paralarla işe başlamaya, bir anda genel müdür olmaya hevesleniyorlarmış.
Öğretim görevlilerini, üstlerine başlarına göre yargılıyorlarmış.
Oooo hocam yeni telefon mu aldınız? çok da şaşırılmayacak bir soruymuş mesela.
O noktada masadaki İnsan Kaynakları yöneticisi bir arkadaş 
söze girdi, y kuşağına mevki beğendiremiyorlarmış ve de maaş... Üstelik de sadakatsizlermiş işlerine.
Bütün bunları ve Y kuşağını, bir müşterimiz için yaptığımız araştırma sırasında 
epeyce bir öğrenmiştim zaten.
Ama bu kadar da umutsuz düşünmüyorum. Bize gelen stajer tayfasından gözlemliyorum bu yeni kuşağı
bir grup tam yukarıda tarif edilen vurdumduymaz, maddi şeylere çok değer veren Y kuşağı.
Ama bir grup da zehir gibi, teknolojiye hakim, gelişmeye ve ilerlemeye aç, gayet de terbiyeli çocuklar...
Yani bize çok şey düştüğü kesin, ortaya çıkacak nesli bizler yaratıyoruz şu an.
Ne sorumluluk ama!!!

Üstelik gelecek nesil, Y de değil artık Z!  


Z kuşağı şöyle tanımlanıyor :
"İnternet kuşağı" da denen bu ufaklıkların en büyüğü daha 9 yaşında. Bunlar tam teknoloji çağı çocukları. Taşınabilen, hep yanlarında olan küçük aygıtları, bilgisayar, MP3 çalar, i-Pod’ları, cep telefonları, DVD oynatıcıları ayrılmaz parçaları. Onlar, ev ödevi yapamadıklarında "elektrikler kesildi, ondan yapamadım" değil; "internet bağlantım kopuktu" diyen kuşak. Yeni teknolojik olanaklarla iletişim ve ulaşım kolaylıkları ile hep bir aradalar. Uzakta olsalar bile ufak cihazlarıyla her an sözel, hatta görsel iletişim kurarak, birbirlerine bağlanabiliyorlar. Onlar, önceki kuşaklardan farklı olarak, ’network’ gençleri; çeşitli ağların üyeleri oluyorlar. Uzaktan da ilişki kurabildikleri için, fiziksel olarak tek başlarına, yalnız yaşıyorlar ve yaşayacaklar. Aynı anda birden fazla konuyla ilgilenebilme becerileri gelişiyor. İnsanlık tarihinin, el, göz, kulak vb gibi motor beceri senkronizasyonu en yüksek nesli. Ancak bu avantajlar, dikkat ve konsantrasyon zorluklarıyla dezavantaja da dönüşebiliyor. Olanak fazlalığı, eğlenceyi erteleme güçlüğü, yaşamalarına neden oluyor. Bu da onların başarıya giderken önlerine çıkan en önemli engel haline geliyor. Geleneksel eğitim yöntemleri, bu yeni kuşağa uygun görünmüyor. Yaratıcılığa izin veren aktivitelerden hoşlanıyorlar. Edilgenliği kabul etmiyorlar. Uzun dönemli hafızaları, ezberden çok oyun, hikayeleştirme ve hayallerle etkin hale gelebiliyor. Sonuç odaklılar. Sorgusuz yaşayacaklar çünkü, iş yaşamına atıldıklarında karar vermelerini gerektiren her şey sistemler tarafından yapılıyor, yapay zeka tarafından karar veriliyor olacak. Çok diplomalı, uzman ve buluşçu olacaklar. Yaşamlarında otorite kavramının önemi kalmayacak. Tatminsiz, kararsız ve doğuştan tüketiciler." 


Z kuşağının olumlu yönleri şöyle tanımlanıyor:
-
Daha iyi eğitimli olacaklar.
- Bireysel ve bağımsız olmaları yaratıcılığı artıracak.
- Doğruyu çekinmeden söylemeleri motive edici bir ortam oluşturacak.
- Nesiller arası farklar azalacak.
- Sosyal ve iletişime açık olmaları müşterileri ve birbirlerini kolay anlamalarını sağlayacak.
- İnternet ile coğrafi sınırları kaldırmaları güvenlerini arttıracak.
- Komplekssiz oldukları için kendilerini rahat ifade edebilecekler.

Z kuşağının olumsuz yönleri:
- Sadakatsiz olmaları şirketleri zorlayacak.
- Azimli ve hırslı olmamaları, kriz dönemlerini olumsuz etkileyecek.
- Hep yükselmek istemeleri nedeniyle ''yıldız savaşları'' yaşanabilir.
- Çabuk vazgeçmeleri nedeniyle şirketlerin yetenekleri tutmaları zorlaşacak.
- Standart işleri yaptırmak zorlaşacak.
- Zaman ve emek gerektiren meslek dalları değer kaybedecek.
- Her şeyi kişiselleştirmek istemeleri, zengin - fakir uçurumu yaratacak. 

 Ama bizim yetişen yeni neslimizin illa bu özellikleri taşıması gerekmiyor,
onları ve Z kuşağının özelliklerini tanıyarak, geliştirilmesi gereken noktaları 
daha iyi saptayabiliriz belki de.  

Sonuç olarak, ben bazı eğitimcilerimiz gibi umutsuz bakmıyorum olaya.
Her şey güzel olacak, duygusal ve sezgisel yönleri kuvvetli, güzel, pırıl pırıl bir nesil gelecek umarım.


4,5 yaşında ev ödevini yapma sorumluluğu taşımaya başlayan yeni bir nesil...


7 Aralık 2012 Cuma

Mutlu sonlara inanın...




Geçenlerde bir arkadaşım kız arkadaşı için çok özel ve farklı bir evlilik teklifi 
planı hazırlamış. Kız arkadaşına hafta sonu Bursa'ya gidelim deyip, evden çıkartmış
ve haftalar öncesinden hazırladığı planı devreye sokmuş.

Barcelona'da bir tatil ayarlamış, 1 ay öncesinden yüzüğünü yaptırıp, cebine koymuş.
Kız, kendini Yenikapı'dan arabalıya binecek sanırken, havaalanında bulmuş. 
Barcelona'da teklif yapmak için en güzel anı ve mekanı yakalamaya çalışırken
tatil bitmiş, bir türlü bakla ağızdan çıkmamış.
Çantada bekleyen yüzükle, bir köprünün üstünde birbirlerinin fotoğrafını çekerlerken
meşhur Barcelona hırsızları çantayı alıp kaçmasın mı?
Son günleri, karakollarda hırsız tespit etmeye çalışmakla geçmiş. 
Yüzük de gitmiş, paraları da...


Ama akşam odalarına vardıklarında,
aylardır yapmak için beklediği teklifi yapmış arkadaşım.
Yüzük gitmiş ama unutulmayacak bir evlenme teklifi olmuş.

Yaz'a anlattım, ne heyecanlı değil mi diye...
O da can kulağıyla dinledi, bayılır zaten macera dinlemeye.
Sonunda "Yüzüğü bulmuşlar mı sonra?" diye sordu.
"Bulmamışlar ama yine de çok mutlu ayrılmışlar oradan. Eğer kederlenip " dedim.

"Ama bulsunlar sonra yüzüğü..." dedi.
 Aslında kendi kafasındaki mutlu sonu istiyor.
Mutlu sonlarla büyüyor çünkü.
Çizgi film kahramanlarının hep mutlu sonlarına şahitlik ediyor.
Hayalcilik mi bu? Hayır değil, iyiyi beklemek...
(Aslında bu örnekte her türlü son mutlu, ama Yaz yüzüğün de bulunmasını diledi işte)

Yetişkin olunca da, mutlu sonlara inanmalı sonuna kadar...
Mutlu sonların mutlu başlangıçlar olduğuna inanmalı.

Mesela bangır bangır konuşulan 21 Aralık'tan sonra 
çok güzel şeyler olacağına, yeni bilinç kapıları açılacağına inanmalı.
İnsanlığın çok daha gelişebileceği yeni bir dönemin başladığına...
Güzel şeyler konuşup, mutlu başlangıçlar beklemeli.  

Bu Ürünlerden Ayrılabilmek Mümkün mü ki?


90 Gün İçinde Para İadesi Garantisi kampanyasıyla bir kez daha adından söz ettiren Arzum, müşteri memnuniyetine verdiği önemin altını çizmeye devam ediyor.

arzum 90 gun iade

1 Kasım 2012 - 31 Aralık 2012 tarihleri arasında gerçekleştirilecek kampanya boyunca satın alınan Arzum markalı ürünlerden memnun kalınmadığı takdirde fatura tarihinden itibaren 90 gün içerisinde ürün iadesi yapılması hedefleniyor.

Böylelikle tüketiciler aldıkları Arzum ürünlerinden memnun kalmadıklarını düşündüklerinde 90 Gün İçinde Para İadesi Garantisi kampanyasından faydalanabilecekler ve faturalarıyla birlikte Arzum mağazalarına gittiklerinde ürünün teslimatı karşılığında ürün için ödedikleri parayı geri alabilecekler.

Müşteri memnuniyetini her zaman ön planda tutan Arzum ürünlerine olan güveniyle birlikte tüketicilerinin Arzum ürünlerinden kolay kolay vazgeçemeyeceği konusunda da kendisinden emin.

Ayrıca Arzum’u sosyal medyadan da takip etmek isteyenler için;
Facebook: www.facebook.com/arzumevaletleri
Twitter: www.twitter.com/arzumevaletleri

Bir bumads advertorial içeriğidir.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Zaman yolcusu


Geçenlerde biri blog yazmaya nasıl zaman bulduğumu sordu.
Aslında yanıtı çok basit. 
İnsan sevdiği ve yapmak istediği şeye zaman buluyor bir şekilde.
Biri sigara molasında kullanıyor zamanını, biri kahve makinesinin önünde,
biri facebook profillerini geziyor, biri işine gömülüyor, bunu istiyor. Ben de zaman geliyor, başımı kaşıyamayacak durumda oluyorum. Her telefon ayrı çalıyor, her yerden biri toplantıya çağırıyor. 
Ama istiyorum ya yazmayı, toplantıya gitmeden önce sayfayı açıyorum bazen
gelince bir fotoğraf koyuyorum, bazen o yüklenirken başka bir iş yapıyorum, 
sonra gene buraya kaçıp, yazıyorum.
Çünkü istiyorum...


İşte zaman böyle de izafi.
Hayatın her alanında böyle.
Kimisine zaman hızlı geçiyor, kimine yavaş.
Bazı zamanlar daha hızlı ama daha nitelikli.
Bazen de ağırlığıyla insanı bunaltan.
Sevdiğimiz şeyleri  yapıp yapmamamızla çok ilintili.

Mesela ben sabahları sakin bir yarım saat için erken kalkıyorum,
7'de de kalkabilirken, 6.30'da kalkıp, o yarım saati kendime armağan ediyorum.
Uykuyu da armağan etmeyi seçebilirsiniz, o da bir seçim.
Mesela az önce bir arkadaşım, 5'te kalkıp yoga mı yapsam dedi?
Evde küçük bir afacanla olup ama "yazmak ne iyi geliyor" bana diyen, yazmaya mutlaka zaman
ayıran arkadaşlarım var.
Herkes kendisini bilir, hangisinin daha iyi geleceğini de...

Zaman eğilip bükülebilen bir şey.
Bize dayatılan 24 saatten öte...
Biliyor musunuz, bunu yeni öğrendim,
aslında zaman akmıyor.
Biz zamanın içinde  ileri/ geri gidiyoruz.
Paralel evrenleri çok güzel açıklıyor değil mi?

Zamanı ve kuantumu çok güzel anlatan bir belgesel,
Biz ne biliyoruz ki? İlgileniyorsanız mutlaka seyredin, şuradan.

Mesela zaman gökdelenlerde daha hızlı, yeryüzüne yakın, doğada daha yavaş geçermiş 
duydunuz mu? 

Hepsi seçim... Zamanımızı nasıl geçirdiğimiz... 
Şikayet ettiğimiz şeyler bile evet duyuyorum sizi, 
onlar bile bizim seçtiklerimiz.

 Kemal Sayar, Yavaşla kitabında
 Kendi tempomuzu içimizin seslerini dinleyerek bulabiliriz demişti. 
Bu da durup o iç seslerini dinlemeyi gerektiriyor tabii...  
Zamanda yolculuk ediyoruz hepimiz, yolculukta kullandığımız araçları da kendimiz seçiyoruz.

.........................

Seçme deyince... Bu sabah fark ettim, bugün 5 Aralık...
Türk kadının seçme ve seçilme hakkına kavuşmasının 78. yıldönümü.
Dünyada birçok milletten önce kavuştuğumuz bu hakkı,
özgürce kullanabildiğimiz nice nice senelere....  
 





  

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kızlar...


Nasıl bir şarkıdır bu?
Bu sabah gayet de neşeliyken üstelik
bu sözler yine kalbime dokundu.
Gözlerim doldu.
Nasıl sözlerdir bunlar?
Nasıl hayatlardır bunlar?...
Kız çocuğu olanlar 
daha da derinden mi etkilenir bu sözlerden...
Başka kızları, 8, 12 yaşındaki kızları düşününce...
Bu versiyonu ilk defa dinledim bu arada
Yalın- Kenan Doğulu düeti... 


Kız çocuğunun nerede doğduğunun çok şey değiştirdiği bir ülkedeyiz maalesef.


"Yağmuru kim döküyor,
Ünzile kaç koyun ediyor,
Dayaktan uslanalı 
Hiç bir şey sormuyor?"


Doğmak deyince... Benim güzel yaylarım
yeni bir yaş daha aldılar.
Cuma günü kızlar ekibi felekten bir gece çaldık, çığlık çığlığa şarkılar söyledik.
"Kız ruhu" adına birkaç mum daha yaktık. 


Ne güzel böyle yaş almak... Gülerek gülümseyerek...
Hep mutlu olsunlar inşallah... Sevgiyle yaş alsınlar. 


Ve bütün kızlar çok ama çooook şanslı olsun! 









30 Kasım 2012 Cuma

Koşulsuz sevgi


Sabah çayımı içme süresinde 
Turkmax'da Buyrun Paylaşalım'ın tekrar bölümlerini izliyorum.
Aret Vartanyan'ın programı aslında ama bu sabah başka bir uzman vardı ve koşulsuz sevgi üzerine konuşuyordu. 

Yaz da kalktı erkenden, uzun koltuğa, her sabahki yerimizde, yanıma kuruldu,
gözkapakları yarı açık ki, ben uyuyor sanıyordum.
Doğruldu, geldi yamacıma yanaştı ve şöyle dedi :
"Bence sevgi insanın annesine sarılması öpmesi, sonra annesinin ona kahvaltı hazırlaması, 
sonra onu okula götürmesi, güzel bir gün geçir demesidir."

Kendince sevgi tanımını böyle yaptı.
Koşulsuzun tanımını bilmiyor tabii ama sevgiyi kendine göre tanımlamaya çalıştı işte.

Koşulsuz sevgi ne peki?

Bana göre koşulsuz sevgi, bir kişiyi senin için yaptıkları, yapmadıkları, sana söyledikleri, mevkisi,
rütbesi, sana sağladıkları, seni sevmesi, seni desteklemesi yüzünden değil, 
olduğu gibi sevebilmek. 

Yani yaratılanı severim yaradandan ötürü misali... 

Bir olduğumuz için. 
Okuduğum bir söz geldi aklıma, Gretchen Robins'in Mutluluk Projesi kitabından: 


"Kimi şeyleri başkaları için yaparsan, sonunda kendini o insanların sana müteşekkir olması, seni takdir etmesi gerektiğini düşünür halde bulursun. Ama kendin için yaparsan, başkalarının başka şekilde tepki vermesini beklemezsin."
Mutluluk projesi 



Ama emek isteyen bir şey bu yol. 
Ve başarılması ender olarak görülüyor. 
Basit bir test, ben bilmem kimi çok seviyorum dediğinizde
en kızacağınız bir hareketi düşünün, 
düşünün ki onu yapmış.
Sevmeye devam edebiliyor musunuz?
Ya da anlayabiliyor musunuz en azından.
Ya da en azından nötr kalabiliyor musunuz? 


Koşulsuz sevginin en yakın olduğu ilişki sanırım çocuğunuzla yaşanan. 

Ama hayatımızın geneline koşulsuz sevgiyi getirebilmek için diğerini anlamaya çalışmak ilk adım.
Önce anlamak..  İlk adım bile başlı başına bişey.
40 fırın ekmek gerek değil mi?

Hadi bakalım ekmeğin ucundan ısırmaya başlayalım. Çünkü...

"Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti
Derede akan su, ovada esen yel gibi
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok
Daha gelmemiş gün bir , geçmiş gün iki
Ömer Hayyam"





Ve yine Mutluluk Projesi kitabından bir sözle hafta sonunu karşılayalım:
"Seven kişi hesap tutmaz."

29 Kasım 2012 Perşembe

Çocuğum İçin Çocuğuma Özel

Her anne çocuğu için en iyisi olsun ister, onun için en iyisini düşünür.  Çocuğunun mutlu ve sağlıklı olması için çabalayan anneler elbette alışverişte de en iyisini seçecektir. Tabii, babaları da unutmayalım...

Peki, ya anne-baba olmadan öncesi? Annelerin dilinden en iyi anlayan alışveriş kulübü unnado.com, ebeveyn olmaya doğru giden yolu bakın nasıl anlatmış!



Türkiye’de tüm anne, baba ve çocuklara özel hizmet veren alışveriş kulübü unnado.com; çocukların mutluluğunu en az anneleri kadar düşünüyor. Hep daha iyisi olsun diye,  çocuklarınızın uykusundan sağlığına kadar tüm ihtiyaçlarını düşünen unnado.com’a  Facebook’tan bağlanabilir, hızlı ve kolay bir şekilde üye olup gönlünüzce alışveriş yapabilirsiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

28 Kasım 2012 Çarşamba

"Savaş yapacağına aşık ol!"



Dün Astro Boy diye bir animasyon film vardı televizyonda.
Beraber seyrettik. Film, yanılttı beni, Bulut atlası, Matrix gibi filmlerin çocuk versiyonu sanki.
 Kendilerini ayrıcalıklı sınıf gören insanlar, dünyadan, doğadan ayrık bir dünya kurmuşlar, bütün işlerini, yapmak istemedikleri sorumlulukları yaptıracakları robotlar üretmişler. Ve bu robotların işi bittiğinde atıldığı çöplük de dünya...

Güçlü bir robot üretilmek isteniyor ve seçimi kazanmak isteyen başkan, robotun kalbine
savaşçı olmasını sağlayacak (kırmızı ışığın ) yerleştirilmesini istiyor. Oysa bilim adamları pozitif ışık olan maviyi koymak istiyorlar. Ama başkan, savaş ve negatif ışık daha çok ses getirir. Aşık değil savaşçı olmasını istiyorum benim robotumun diyor.

Tam o sırada küçüğüm yukarıdaki yorumu yaptı. Çocuk kadar düz düşünebilsek, çocuk kalbiyle sevebilsek, dünyayı yönetenlerin asıl niyetlerini görebilsek...

Çok basit bir söz belki ama sevmek sevilmek varken, savaşmak niye? 

27 Kasım 2012 Salı

Nolamaaaz!


Yeni düzenlemeye göre, gelecek yıldan itibaren okullarda kıyafet zorunluluğu kalkıyormuş.
Ama ama ben sabırsızlıkla o günleri bekliyordum.

Özellikle kız anneleri iyi bilirler, ipad'te bebeklere kıyafet giydirip çıkartılan uygulamalar var. 
Hayat onlar gibi değil ki, tek tıkla giydir çıkart, istediğin kıyafeti seç, rengini değiştir.
Her sabah neler çekiyoruz, bu kanunu çıkartanların haberi var mı?
Üstelik, ileride marka farkındalığı gelişince çocuklar arasında ne gibi sıkıntılar yaşanacak?
Tamam, çocuklarımızı marka bağımlılığından uzak tutalım.
Ama ya tutamayanlar, ya biz tutamazsak?
Her gün allı güllü tütülü okula gitmek isteyen bir kızı olan,
çocuk giydiricem diye kendi saçını gün geliyor taramadan çıkan bir anne olarak
OLMAMIŞ diyorum bu yeni düzenlemeye! 



 (Meclisteki kadın ve anne aritmetiği kadın lehine değişmeli ki, pratikte yaşanan olaylara deva olacak çözümler gelsin.  ) 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Diş-kulak-burun

Bu postta Allahıma bin şükür hepsi mevcut.
 Bu sabah arabanın arkasından başını uzatıp dikiz aynasında kendi görüntüsüne bakan çocuk
bir anda ön dişlerini fark eder.
"Annee benim bir dişim düşmüş!!!" 
Kendisiyle konuşuyoruz ya, büyüyünce süt dişlerin düşecek, yerine yenileri gelecek diye
dişi düştü olarak algılar. "Bak burası boş!" 
"Hayır kızım senin dişlerin ayrık, modeli böyle" 
demedik...
"Demek ki sen çok şanslı bir çocuksun" dedik, biraz ezberden konuştuk 
ama sabah sabah olur o kadar.
(Bu arada geçen gün okulda diş taraması oldu, iyi durumdaymış dişlerimiz.

Gelelim kulak burun boğaza... Fındık burun birkaç gündür tıkalı. 
Dün de çok neşesini kaçıracak boyutta olmasa da,
kulağım ağrıyor dedi.
Hatta akşam saatlerinde, beni kulak doktoruna götürün kulağım ağrıyor deyince
klasik acil adresimize gittik.
 [ Bu arada,artık hiç acilden bakmıyorlar böyle apar topar çocuk getirince falan,
doğruuuu poliklinik bölümüne. Sanırım, acilin ücretsiz olma durumu çıktı ya,
poliklinikte doktor bulunduruyorlar gece gündüz. ]

Doktor kontrolümüzden sonra, çok önemli bir şey olmadığı ama hafif kızarıklık olduğu
onun da düzenli ağrı yapmadığı, ara ara giren çıkan bir ağrı olduğunu öğrendik, çok şükür.
Ama antibiyotik kullanacağız geçirmek için.

Neyse, Allah hepimize ayrık diş şansı versin :-P
Mutlu haftalar....


23 Kasım 2012 Cuma

2012'nin En Güzel Gülen Bebeğini Arıyoruz...

O muhteşem gülüşü ile sizin bebeğinizin “2012’nin en güzel gülen bebeği” olmasını ister misiniz?

Bebeğinizin en güzel gülen fotoğrafını ya da videosunu bizimle paylaşın, hem bebeğinize ömür boyu hatırlayacağı bir anı hediye edin hem de onun bol bol gülen fotoğraflarını çekeceğiniz iPad 2, fotoğraf makinesi ve sürpriz hediyeler kazanma şansını yakalayın.

Unutmayın, yarışmaya ne kadar çok video ya da resim ile katılırsanız kazanma şansınız o kadar artacaktır.

Kazanmak için hemen tıklayın!

Hürriyet Aile

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Öğretmenlere ithaf olunur...

 
Geçen gün Ortaköy sahilde öğlen yemeği yiyorduk.
Sıradan bir öğlendi. Sıradan, her günkü menüden bir şeyler seçtik, 
 derken sıradan olmayan bir şeyler olmaya başladı. 
Sarışın, bir aktör havası taşıyan, görenlerin deli diye tabir edeceği bir adam,
kafelerin yanından nutuk atarak geçiyordu. Elinde bira şişesi 
tek kişilik bir oyun sahneliyordu sanki. Önce biz de sarhoş, deli deyip geçebilirdik,
ama sonra ilginç sözcükler çalınmaya başladı kulağımıza. Biz onu dinledikçe, o da bize doğru anlatmaya başladı. Sözlerinden anlaşılan, gelmişe geçmişe gayet hakimdi. Üstelik güzel bir süzgeçten analiz ederek, fikirlerini söylüyordu. Bir sürü şey söyledi.

"Tebessümle sırıtma arasındaki farkı bilirim." dedi mesela... 

Birçok akıllı geçinenden daha akıllıydı. Sonradan öğrendik ki, adı Sarı Muratmış. Ortaköy'ün meşhurlarından. Hiç okula gittin mi diye sorulduğunda : " O bilgiyi reddettim" demiş.
Ne kadar düşündürücü değil mi? 

Ben masadan ilk kalkan gruptaydım, sonraya kalanlar sohbete devam etmişler Sarı Murat'la.
Siz hepiniz öğretmensiniz, hadi bana bişey öğretin demiş. Evet ya hepimiz öğretmen değil miyiz, aynı zamanda da öğrenci. 
 
Bilgi ve bilgenin nerede çıkacağı belli olmaz karşımıza. 
O yüzden küçük şeyler, başka hayatlara küçük dokunuşlar önemlidir. Öğretmen, insanı bilge de eder, rezil de...

Geçen gün twitter'da okumuştum çok hoşuma gitmişti,
"ben çocukken çok yetenekliydim de, okul beni mahvetti."

Ölü ozanlar derneği'ndeki Robin Williams da öğretmendi,
çocuğu sağır bırakacak kadar sert bir tokat vuran öğretmen de.
Çocuğun yaratıcılığına kucak açan da öğretmen,
çizilen farklı evi herkesinkine benzetmeye çalışan da...

Öğrenci de önemli tabii. Sadece okuldaki değil, bütün hayatındaki öğretmenlerinden bir şeyler 
alabilecek çocuklar yetiştirmek de bizim işimiz. 

Öğretmenlerin şartları zor, eğitim sistemi altüst olmuş falan bunlar palavra, yani bir yere kadar önemli. İsimlerini burada tek tek sayamadığım buradan tanıdığım birçok öğretmen var ki,
tüm varlıklarıyla iyi izler bırakabilmek, fark yaratabilmek için çalışıyorlar.
Onlar kendilerini biliyorlar, seviyorum onları.
 
Ve hepsinin yarınki Öğretmenler Günü'nü 
 kutluyorum...
 
Yarın tatil olsun diye sabırsızlıkla bekleyen bücürlerin de burunlarından öpüyorum.