31 Ocak 2012 Salı

Yaz köşesi, kış köşesi


 Şu anda penceremden gördüğüm kar inanılmaz.
Sanki gökyüzünden bembeyaz tüyler boca ediyorlar. 
Öyle büyük büyük ve yumuşacık görünüyorlar ki.
Kar fotoğrafı görmekten bıkmışım sanırım ki hiç koymayacaktım
ama gelecek yıl baktığımda göreyim nasıl beyaz olmuş otopark...

Kuzu inadına uyuyor da uyuyor sabahları.
Tanıyamıyorum, o 'saat 6' kalk borularıyla uyanan çocuk mu bu?
Ama şu uyuma halini görünce kıyamıyorum uyandırmaya,
bazen ufakca sesleniyorum, bazen yanağını okşuyorum. 
Bazen hiç oralı bile olmuyor, bazen de fırçayı yiyorum, gelme şimdi, daha uyuycam diyor.

Kış bağıra çağıra geldi, neredeyse de gidiyor...
Ben donuyorum, iş yolculuğu uzun sürüyor, o yüzden yazseverim ben,
ama adı Yaz olan biri biliyor musunuz ki söylediğine göre en çok kışı seviyor.




27 Ocak 2012 Cuma

Babaya söylenecek şey mi bu:-P

-Baban ne komik dii mi kızım?
 
-Evet babam çok komik.
Ama anne, Ekin de komik...
Eeeee...
Biliyo musun, Ekin daha da komik...


.....


Baban bunu da duydu ya,
şimdi şakaya vuruyor, yok yok ben diğer kız babaları
gibi kıskanç olmayacağım diyor ama...
Yaşın kemale erince, yine aynı mı düşünür bilmem...

25 Ocak 2012 Çarşamba

Dünün suyu, bugünle karışmasın


Bir su şişesi duruyor işyerimdeki masamda...
Sabahları dünden kalan su oluyor içinde.
Taze suyu koyarken, kalan suyu boşaltıyorum karışmasın ikisi diye...


Aklıma geliyor, yaşamla benzetiyorum.
Dünün üstüne bugünü koymamalı, 
hep baştan başlamalı diye düşünüyorum.
Dünün suyunun üstüne bugünü eklemiyorum.
Kızdıklarımı, kırıldıklarımı dünde bırakıyorum. 
Yarın yeni bir gün...

(illüstrasyon alıntı, ama nereden almışım hatırlamıyorum.
Kiminse çok güzeldi, kullandım, kusura bakmasın.)

24 Ocak 2012 Salı

İnsan her sabah aynı uyanmaz...




Sanırsın dramatik bir film sahnesi... 
Babasının kucağında elleri öne doğru uzanmış,
-anne, anneee diye ağlıyor.
Anne, bir yandan kollarını uzatıp, küçük kızı kendi kucağına geçirirken
giderek artan dramanın önüne nasıl geçeceğini planlıyor.
-Anne gitme işe!
Normalde giyinene kadar açık kalan televizyon kapanıyor. 
Giyinmiyor inatla... Televizyonu geri istiyor.
Annenin gözü sürekli saatte... 
Fondaki saat tiktaklarını hayal edin artık siz. 
Kahvaltısını anne yedirsin istiyor. 
Süreyi uzatmaya çalışıyor aklınca.
"Bugün gitmek istemiyorum okula, giyinmek de istemiyorum" diyor.
"Olabilir diyor anne, aklınca empati kurmaya çalışıyor.
"İnsan her sabah aynı uyanmaz, bazen canı hiçbir şey yapmak istemez, ama gidince okula açılırsın,
eğlenirsin." diyor. 
Çocuk dinlemek bile istemiyor.

Geçen hafta evde geçirdiği süreç mi ona evde kalabileceği hissini verdi acaba diye
merak ediyor anne...
Sonra babaya ve çocuğa net bir şekilde
"artık çıkmak zorundayım, siz sonra arkamdan çıkın o zaman" diyor... 
Çocuk daha da şiddetli ağlamaya başlıyor.
Anne ağlamaktan görünmeyen kafaya öpücük konduruyor.
Şu mesajı verdiğini umuyor.
"Ağladığında pes edip evde kalınamıyor maalesef... Öyle ya da böyle çıkmak durumundayız."


Ve aslında daha sakin bir zamanda verilmek istenen ana mesaj şu:
"Senden önemli hiçbir şey yok. Ama hepimizin sorumlulukları var
ve şu an için ben belli bir saatte işte olmalıyım. " 


Anne çıkıyor. Bir yandan,  hayatın farklı ruh hallerinden oluşan bir süreç olduğunu
bunun da böyle bir gün olduğunu, içinin burkulmaması gerektiğini düşünüyor.
Bir yandan da, bu mahsun haller her gün yaşanmadığı, arada sırada kapıyı çaldığı için şükrediyor... 

İşe geliyor, bilgisayarını açıyor.
Trendyol'da çok güzel prensesli eşleştirme kartları görüyor, sepete atıyor.
Tam sepeti onaylayacakken bunu şu an niye aldığını soruyor kendine...

Suçluluk ya da rüşvet benzeri bir sebeble hiçbir şey almak istemiyor, 
sepeti siliyor, köşedeki çarpı işaretine basıyor... 

Ve az sonraki toplantıya girmeden önce bu yazıyı bitiriyor...

23 Ocak 2012 Pazartesi

Civciklerin annesinden güzellikler


 Her zaman olmaz, ama bugün ikinci postum.
Çünkü canım arkadaşımın bu nefis yaratıcı çalışmalarının yer aldığı adresi öğrendim.
Özenli mi özenli, şeker mi şeker...
Siz de uğrayın derim... 


Bir süreçtir hayat...

"Hayatı bir süreç olarak kabul edebilme olgunluğu..."
Bir Gün'de okuduğum bana çok etkileyici gelen bir cümle...
Yani hep yapılacak şeyler için mükemmel bir an beklenir ya,
çocuğun öksürüğü geçince, ideal kiloya gelince, sevdiklerinin sesini telefonda
pozitif hissedince, kış bitince, bahar gelince, trafik olmadığında, 
ruh halimiz iyi olunca, daha telaşsız bir günde, daha çok para kazanınca....
Ama hayatı bir süreç olarak kabul edebilince
her güne hakkını verebiliriz belki...

Bazı çizgiler giderek güzelleşirken, başka yerdeki çizgiler belirginleşmeye başlar ya...
Bir süreçtir hayat işte...




18 Ocak 2012 Çarşamba

Buna nooldu, buna nooldu?



Neredeyse konuştuğum herkesin bücürü şifayı kapmış. 
Hepsi bir an önce cillop gibi olsunlar, okullarına koşsunlar...
 
(Video hastalık öncesine aittir, anne ve babadan bahsedilmektedir )


16 Ocak 2012 Pazartesi

Böyle olur diyet yapanın 5 çayı

 İlla kek börek pastayla taçlandırılmak zorunda değil(miş) sohbetler.
Bakın böyle de oluyormuş...
 Bi de bütün Trakya ile aynı anda mum ışığı da yaktık mı değmeyin keyfimize...
 
Bize otlar, sebzeler...


Tatlılar bilin bakalım kime? 


 Mum ışığı sohbetinden üç kafa...

 



Geldik pazartesiye... Yaz'ın ateşi var, evde kaldı bugün küçüğüm.
Anneannesini görünce, bugün seninle azamayacağım diyen bücürüm.
Kar da yağdı, artık şu virüsler bi gitsin lütfen... 




12 Ocak 2012 Perşembe

"Hadi hadi!"



Çocuklar bize sabrı öğretiyor, biz onlara öğretebiliyor muyuz?
Deniyoruz orası kesin. 
Sabahları "hadi kızım giyin, hadi tuvalete gidelim, hadi dişimizi fırçalayalım"
diyorum ya, 
bana cevap hazır:
"Yaaaaa anne bana hadi hadi deme!" 

Aslında haklı ne sıkıcı, bana annemler yaptığında sinir olurdum.
Şimdi mümkün olduğunca az demeye çalışıyorum ama
bir yere yetişirken mecbur yapıyoruz. Ama tabii arkasından
"Anne hadi demesene!"yi yiyoruz.

Dün elime fırsat geçti, karşı taaruz için:
"Anne hadi oynayalım, ama hadiii.
"Ne o, anne hadi deme diyordun, sen de bana hadi deme o zaman, sabret" :-P

Bazen gece uykuya dalarken yüzbininci kez süt, ya da su istediğinde
bak bekle, 100'e kadar sayayım, getireceğim. Ve yüksek sesle sayıyorum.
Genelde şanslıysam100'e gelmeden uyuyor.

Ama dün akşam, babası dışarıdaydı, uykuya yattık,
her an gelebilir diye babası başladık saymaya
en son 250'lerdeydim herhalde uyudu...
Kuzucuğum...

    Sen bize, biz sana öğretiyoruz işte beklemeyi...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Kandıramazsın onları



Yaşa özel sendromlar değil, döneme özel haller var bence. 
Daha sinirli dönemler, daha sıcak, daha kolay dönemler...
Bazen sevgi arsızı, bazen dokunma yanarsın alarmı...
Aslında hepimiz gibi bireyler onlar da işte. 
Her duygunun ara ara hüküm sürdüğü...

Ama ne yaparsanız yapın kandıramazsınız onları.
Güneşe yağmur, yağmur kar deseniz yutmazlar...
Cin gibi ki onlar.
Her şeyi bilir, bilir de susarlar. 
Hani şu geçenlerde dayak yiyen Uludere Kaymakamı vardı ya,
sabah haberlerde gördüm kızıyla...
5 yaşındaymış kızı, babası tartaklanırken televizyonda görmüş.
Korkmasın, üzülmesin diye onlar bir oyundu kızım demişler. Şakaydı...
 Karı koca öyle anlattılar muhabirlere. Üstelik kızları da yanında.
Siz çocuk mu kandırıyorsunuz? 5 yaş görünümlü bilgeler onlar...
Yalan söylediğinizi anlamıyorlar mı sanıyorsunuz?
Babasının dayak yediğinden emindir de o şimdi...
Neden olduğunu anlamıyordur, ve neden kendisinden saklandığını...
Ya da belki gerçekten her şey bir oyun da biz mi farkında değiliz...

10 Ocak 2012 Salı

Sabahın anatomisi


 Sabah 08.00... Kahvaltı hazır, hala kaldıramadım...

 

Saat 8.05... "Uyuycaaam" diyerek kovuldum.
8.15 hala  bıdır bıdır bişeyler anlatıyor...

 Oh sonunda hazırız...

 Sabah saatleri niye bu kadar hızlı geçiyor, oysa ne kadar güzel.


9 Ocak 2012 Pazartesi

Cumadan pazartesiye...


Artık sızlanmak, en son gördüğüm film nuhnebiden kalma 
muhabbeti yapmak yok. Açılışı yaptık, inşallah devamı gelecek.
Cuma gecesi sonunda sinemaya gitmeyi başardık.
Görmemişin sineması olmuş misali, gündüz vizyondaki tüm filmlerin fragmanını seyrettim nerdeyse.
Eee tabii riske atılır mı, onca zaman üstüne...
Hem eve gideceğimiz saati hesaplayarak, hem içimizin çektiğini arayarak filmleri eledik, eledik
2'ye indirdik. Finale Johny Depp'in Tutku Günlükleri ve Bu son olsun kaldı.
Akışa bıraktık kendimizi, ikisinden hangisi olursa diye, doğal olarak 19.00'deki kaçtı.

Ama gittiğimiz filmden çok memnun kaldık. 
Bi kere konu 12 Eylül döneminde geçiyor.
Bizim neslin, o dönemde avukatlık yapmış bir babanın kızı olarak benim 
için hem acı, hem önemli bir dönem. 
Konuyu ele alış ve senaryo çok iyi.
5 evsiz, sokağa çıkma yasağında ne yapar? 
Ve oyunculuk...  Özellikle 5'linin oyunculuğu müthiş...
Cezaevi müdürü ve bekçininki de öyle...
Finalde ise Cem Karaca'nın Bu son olsun'uyla gözyaşı dökmeden de çıkmadım Allah'a çok şükür.
Güldürürken ağlatan cinsten yani...

Aman da, Yaz için her hafta kültürel bir aktivetimiz olsun diye kasmıyoruz
ama olduğunda da iyi oluyor açıkçası. Hem hatırlanası günler böyleleri oluyor, hem onun hoşlanması hoşumuza gidiyor. Hem de zaman geçirmek daha kolay oluyor. Yoksa bütün gün evde, aynı oyunları günde 1500 defa oynamak helak ediyor adamı. 
Cumartesi Dolmabahçe Sarayı'na gidelim dedik. Murat'la ikimizin de seneler olmuş göreli...
Yaz, hayallerindeki sarayı buldu mu bilmem, ama benim aklımda kalan daha gösterişli olduğuydu.
Ne ilginç, dünyanın hakimi olsan yine teknolojinin geldiği yer kadarsın. 
Dolmabahçe'yi yıllar sonra gezerken onu düşündüm. Ne doğru dürüst ısınabilmişler, ne internet, ne cep telefonu, ne uydu, ne televizyon... Öyle kös kös sandalyelerde oturmuşlar...
Bütün kalkınmadan, sultan olsan boş yani.

Gerekli yerlerde sessiz olmayı, hiçbir şeye dokunmamayı, sıraya girmeyi
öğrenmeleri için müze gezileri gerçekten faydalı...

  

2012 itibarıyla ciddi olarak hedefe kilitlendim,  
diyet demeyelim ama dikkat ediyorum ve sağlıklı besleniyorum. 
Ekmeği kestim sabah dahil... 
Ve çeşitli sebze yemekleri araştırıyorum.
Mesela şu nohut hem çok leziz, hem de masum.
Haşlanmış nohut, soğan ve kırmızı biber ve istediğiniz baharatlarla ateşte şöyle bi döndürülüyor
afiyetle yeniyor. İsterseniz, yeni bi şeyle öğrendikçe paylaşmaya devam ederim.
Bu arada gulkaynak.com adresini incelemenizi öneririm. 
Şekerin zararlarını, sevdiği birinin elinden şeker çikolata alan bir çocuk için
yaşamın ileriki aşamalarında bunların sevgi anlamına geldiğini okuyun mesela.
Bikaç da faydalı bilgi öğrendim oradan, canımız tatlı çekince en iyi şey hurmaymış mesela.
Hem faydalı, hem zararsız. 
Ve tarçın, mucizevi bitki. Metabolizmayı hızlandırıyormuş ve son derece antioksidanmış.


Bakalım, eylemlerimiz devam edecek...

 
 Yiyemiyoruz ama yine de hamur işini ihmal etmeyelim tabii...
Mesela elma yiyen bir dinozora ne dersiniz?


Havayı boş verin, gönlünüzün güneşi hep parlasın....




6 Ocak 2012 Cuma

Sinemada ne var?


 Seneler üstüne -Allah izin verirse- sinemaya gideceğiz bu akşam kocamla...
 Tabii bünye şaşkın, hangisine gitsek ki... Vizyonda ne var?
Sahi vizyon neydi;- )) 
Önereceğiniz film varsa, bekleriz....

  

Az önce yengeç burcu veletleriyle ilgili bir video izledim.
Empati, sempati, sanat merakı vs. tutuyor.
Bi de ihmal edilmeye gelemezmiş.
Hayır yani etmeyiz, etmek istemeyiz de zaten....
O ettirir mi, ettirecek göz var mı, lütfen...




5 Ocak 2012 Perşembe

yatağın soğuk tarafı kimin?


Kedinin teki, bir köpeği kovalıyormuş dün okuldan dönerken...
Normalde duyduğun bildiğin, kedi değildir kovalayan ya...
-Şaşırmış bunlar demişsin...
Zaman zaman hepimiz alıştığımızın tersine bişey gördüğümüzde böyle affalıyoruz işte.
Ama asıl haber değeri olan da bu, naaparsınız...


Yukarıdaki fotoğrafa gelince...
Sabah yanımıza geldi, biraz daha kestirmek için...
-Öfff her yeri ısıtmışsınız dedi, fırçayı attı, yatağına geri döndü.
Sonra anlaşılan orada da aradığı soğuğu bulamadı,
biz kalktıktan sonra gitti bizim yatakta hiç dokunulmamış, 
kısmen soğukça bir alana kıvrılıverdi.
Adı sıcak, kendi soğuğu seven kızım.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Kabahat bizde...

Sormuşlar niye ağladın sabah okula geldiğinde diye,
bana öğretmediler ki demiş...
Öğretmemişiz çocuğa sabah okula gidince ağlanmaz diye...
Komedi gibi değil mi? 
Nasıl da yıkmış suçu üzerimize. 

Bi yandan eğleniyoruz duyduklarımızla...
Bi yandan yaptığı şeylere bahane bulması, 
sonradan çevir kazı yapması çok da matah bişey değil elbette.
Ama bu da bir süreç işte.

Dün de birbirimizi boyadık şebek gibi.
Maksat gülelim eğlenelim...
Gülmeyi de öğretmediler diyemezsin küçük şekerfare...

2 Ocak 2012 Pazartesi

Give me the words...






"Seviyorum ama kimi,
en tatlı birisini, 
nasıl anlatsam sana 
ilk harflere baksana..."
dediğimde işaret parmağıyla kendini gösteren 
çocuk! 
Ne komiksin sen...
Zaten yeni yılla beraber söyleyemediğin kelimeleri söylemek için çalışmışsın kendi kendine,
gözümden kaçmadı...
Abakka diyordun ayakkabıya...
Aklında kalması için "ayak-kapı" olarak  iki kelimeyi tutmuşsun aklında, 
bravo mantıklı bir yol kelime öğrenmek için. 

Kipat'ı da düzeltmiş, kitap yapmışsın...
Ama bilmez misin bazı hatalar bile hoşuna gider annelerin.

Kurbağayı görüp kitabında frog deyince beni şaşırtan,
 Murat Boz klibini gördüğünde yarışmadakilerin dediği şekilde
bak bu Murat Bey deyip beni güldüren,
Nilüfer'in erkekler ağlamaz şarkısını dinleyip,
ama erkekler de ağlar deyip mantığını kullanıp doğru söyleyen,
sevgi sözcükleri söylediğinde yüreğimin yağlarını eriten kelimelerin...
Ne kadar değerli bir bilsen...



Bu muhteşem şarkıyı mutlaka dinleyin:

3 yumurtayı kırarsın ve yazıya ilham olur

  

Sevgiyle yapılan her şey farklı, sevginin değdiği her şey güzel...
 Sevginin kokusu bile farklı.
Evdeki kek kokusu gibi. 
Yiyen yoksa bile duymak istersin o kokuyu...
3 yaşındaki çocuk bile o huzurun kokusunu ister etrafında.
Yemediği, sevmediği kekin 'kokusunu' hissetmek ona belki sevgiyi çağrıştırır.
Ya da anneyle bişeyler yapmanın keyfini...
 
 Sevmek dokunmaktır, şefkattir...
Çizgilerin  değerini öğrenmektir.
 
Sevmek hatırlamaktır.
Yıllar önce bugün kaybettiğimiz o boşluğu dolmaz babayı...

İyiyi beklemektir, güzel taraflarını görmektir.
Sevmek her halinden keyif almaktır.
  
Sevmek candır can.
... hoş geldiniz, sefalar getirdiniz    :)



















1 Ocak 2012 Pazar

Ho ho...

Boş bir kağıt gibi önümüzde tertemiz...
İnşallah iyi yazar, iyi çizeriz.
Ne yarın için endişelenir, ne de dünümüzü özleriz.
Dünle bugünün arasında fark nedir derseniz...
İşte yenilenmek için fırsat, artık 2012'deyiz.