30 Mart 2012 Cuma

AŞK

 Bugünlerde, özellikle son 1 haftadır 
içeriğinde "AŞK" olan bir proje hakkında çalışıyorum.
Birbirinden güzel şarkıları dinliyor, 
sevdiğim filmlerin o unutulmaz sahnelerini seyredip,
gülümseyerek hatırlıyorum.
 Zaten bugün projeyi sunarken de gözlerim parlayarak anlatmışım
dediklerine göre...
Çünkü genel anlamıyla sevgi/aşk insanın yaradılış amacı ve 
o yüzden aşk varsa, -her türlü aşk- yaşam anlamlanıyor.
Ve doğru yolda hissediyor insan kendini.
Ama yaşamın tuhaflığı da burada.
Bir aşk denizinin içinde kendimi kaybetmişken,
aynı hafta meydanlarda, mecliste döve döve
"eğitim ya da eğilim yasasası" çıkartılmaya çalışılıyor.
Öğretmenlerimiz tartaklanıyor, yüreğim kabarıyor, isyan ediyor.
Hey bizi biri dinlemeyecek mi demek istiyorum.
Sesim çıkmıyor...

Ama bugün güzel cuma. 
Size aşk dolu bir hafta sonu diliyorum.
Aşkla kalın...
 
 
 

28 Mart 2012 Çarşamba

Bi o yana, bi bu yana...


Gece yatak sohbetlerimiz günün birbirimize ayırdığımız en kıymetli anları...
Geçen gün aklıma geldi, 
biz her gece 5 kitap okumadan uyumuyoruz ya, 
okulda öğlen nasıl uyuyorsunuz, sizi nasıl uyutuyorlar dedim.
"bi o yana dönüyorum, bi bu yana öyle uyuyorum." dedi.
Bi de vurgusu var ki, "Bi bu yanaaaa, bi o yana...."
 Naz niyaz eve anlayacağınız. 
Biz 1 saat dil döküp, masal uydurup, kitap okuyalım, sen okulda 
bi o yana, bi bu yana dönüp uyu... 
 Ama tabii, eve 8.30'da gelir, 9.30'da yatarsak olacağı bu.

Sahi farkında mısınız, şu bir aydır, akşam trafiğimiz kabus gibi,
2 saat sürüyor ev dönüşü...
  Sonra pil bitiyor, düşünmek öfkelendiriyor böyle yollarda harcanan zamanları... 
Sabah da hiç istemediğim halde, ağladım yanında biraz.
-Hadi hadi giyinelim, kızım geç kalıyorum demekten, yorgun düştüğümde 
gözümden de yaş geldi. 

Empati yapıyorum, 3,5 yaşında sabah ayılabilme keyfi bile yok.
Ne olur hemen giyinmesek diyor.
Bir Orhan Gencebay şarkısı geliyor kulağıma ama benim durumumu da değiştirmiyor...
"Bence sen de haklısın..."

26 Mart 2012 Pazartesi

Yıldız'da bahar...


Müjdeler olsun, 
Yıldız Parkı'na bahar gelmiş.

  





Kirlenmeyi bile özlemişiz...




Geçen sabah, Yaz'ı uyandırmaya çalışırken, 
anne dur film seyrediyorum diyen kızımın gördüğü rüya
gibi çarçabuk geçti bu hafta sonu da...

Kah amele, kah Amelie modunda ;-)


 NOT: Şimdi fark ettim, iki sevdiğim arkadaşımın adı başlıkta yan yana gelmiş, ne güzel.


23 Mart 2012 Cuma

SANATÇI


ALT TARAFI TEK KULAĞI OLMAYAN BİR ADAM...


 HEPİ TOPU BIYIKLI BİR KADIN...

 
 SAĞIR, HUYSUZ BİR ADAM...


VE "TÜRKİYE'YE GELSEN NE OLUR, GELMESEN NE OLUR" DENİLEN
SIRADAN BİR ADAM...

BİR SANATÇIYI TANIMADIĞINDA, 
ESERLERİNİN İÇİNE GİRMEDİĞİNDE,
KULAĞINI NİYE KESTİĞİNİ BİLMEDİĞİNDE,
DİEGO'YLA YAŞADIĞI AŞKTAN, DRAMLARLA DOLU YAŞANTISINDAN HABERİN OLMADIĞINDA, 
KULAĞI DUYMAMAYA BAŞLADIĞINDA KULAĞINI PİYANOYA İYİCE 
YAKLAŞTIRIP EN BÜYÜK ESERLERİNİ VERDİĞİNE HAYRET ETMEDİĞİNDE,
"BAŞIMIN ÜZERİNDEN KAÇ FARKLI BAHAR GEÇECEK" 
CÜMLESİNİN BAŞINDA TAKILIP KALMADIYSAN HİÇ...

VAN GOGH, FRİDA, BETHOOVEN, PAUL AUSTER...
VIZ GELİR TIRIS GİDER...
-SEN KİMSİN DERSİN, GELSEN NE OLUR GELMESEN NE OLUR-


22 Mart 2012 Perşembe

21 Mart 2012 Çarşamba

Eşyanın ruhu...


Geçen gün annemle aldık ayaklarımızı altımıza, 
onun evindeki küçük oturma odasında sohbet etmeye başladık.
Konu mobilyaların ruhuydu...
Şu sıralar bikaç küçük değişiklik yapmaya çalıştım, 
bolca mobilya mağazası gezdim de...
Annemin evinde etrafıma bakarken aslında eşyaların nasıl da bizi alıp
çocukluğumuza götürdüğünü, o yaşanmışlıkları hatırlattığını düşündüm.
Annem duvardaki gonglu duvar saatinin dedesinin evinden geldiğini anlattı,
bir tarih yani... 

Çocukluğumuzdaki kadife, üzeri küçük çiçekli, yanları hazeranlı 
koltuk geldi aklımıza... 
Ne anların, ne hatıraların şahidi. 
Hemen aklıma geliveriyor, deseni, şekli, o kibarcık, kopuvericekmiş gibi duran ayakları.

Gözümün önünden geçiyor, uğultulu bir arka fonla, gelip giden misafirler, 
bazen gözyaşıyla ıslanan şekiller...

Beni çocukluğuma götürüyor. 

Ya aşağıdaki radyo...
Onu da benim dedem, annemlere evlenirlerken almış.
Şimdi bizim evde.
Benim öyle anılarım var ki onunla....
Altına ayaklarımı sokar, arkası yarın'ı dinlerdim, 
sonra Çocuk Bahçesi'ni, Pınar ablayı hatırlar mısınız mesela, Okul Bahçesi'nden o da...
Sonra annemler şehir dışına gittiklerinde, bazı geceleri hatırlıyorum, 
açıp radyoyu onların geliş saatini beklediğimiz.

Ve üzerime devrilmişti bir kez, ileri geri sallarken...
Çocukluğumun hatırası...
Böyle eşyalar ne değerli değil mi, 
fotoğraf albümü gibi, anılar içinde saklı.

Şimdiki minimal akımlarda eksik olan bu belki de.
Çocuğun aklında kalacak o farklı çizgiler...


  
 Açıl susam açıl... 
ve çıksın dışarı hatıralar...





20 Mart 2012 Salı

Para mevhumu

Bu sabah hazırlanırken konuya nereden geldik bilmem,
-sanırım bir şey satın almakla ilgiliydi-
anne biz pahalı şeyleri almıyoruz di mi dedi.
İşte bir annenin zınk diye kaldığı, dilinin tutulduğu an.
Yoo kızım, alabiliriz de... 
"O şeyin ne olduğuna, o paraya değer olup olmadığına ve bizim o günkü durumumuza bağlı"

Allahım böyle bi sonuca nasıl varmış o küçük sevimli kafasında.
Aslında bi tahminim var ama...

Alışveriş merkezlerinde bir şey istediğinde onu almak istemiyorsam 
ya ilgisini başka bir şeye yönlendiririm,
ya da o gün bir şey almayacağımızı söylerim.
Ya da o istediği şeyin benzerinden varsa, 
onu almamızın gereksiz olduğunu açıklarım.
Ama şu bebek, çok da sevimli bulmama rağmen
gereksiz pahalı geliyor gözüme...
Bu pahalı açıklaması hiç adetim olmayan bir şey ama o gün
söyleyivermiştim. Pahalı o diye.
Niye adetim değil?
Çünkü bu yaştan kafasında, engeller, kalıplar oluşsun istemiyorum.


Sen bak vardığı noktaya... 
Açıkladım dilim döndüğünce.  
...
 
Mesela gücünüzün yettiğince vereceğiniz iyi eğitim, 
parasına değer bir şey bence.


5 yaş konusunda atılan geri adım bir kez daha gündeme geldi.
Mehter marşı gibi bizde her iş,
iki ileri bir geri...
Çocuklarının yaşları bu civarda olan arkadaşlarla aramızda konuşuyoruz,
'ne yapacağız' diye...
 Hem daha çok küçük olduklarını, hem de ne kadar hazırlıksız olduğumuzu.
Benim kızım 3,5 yaşında, yani o bile gelecek sene okul öncesi hazırlığa gidecek bu hesapla.

Çeşit çeşit fikirler var okul seçimiyle ilgili.
Bir, çok pahalı (! ) okullar var, 
ikinci grup, biraz zorlayarak başa çıkılabilecek okullar,
üç, devlet okulları... 
Sıkı okullar, gevşek okullar, orta halli okullar.
Popüler olanlar, kendi halinde ama kaliteli okullar...
Fransız, İtalyan, İngiliz olanlar, Pensilvanya kökenli olanlar...
Dindar mı, kindar mı tartışmalarının ortasında çocuklarımızın geleceği
çiziliyor gün be gün.

 Daha ne haberimiz var bu dünyalardan, ne de tam olarak hazırız.
Bir arkadaş, özel okullarda kendimi sıkıp okutsam bile 
çok farklı koşullara sahip insanların arasında ezilsin istemem dedi geçen gün.
Ama bu, toplumun her birimi ve aşaması için geçerli değil mi?
 Bizi düşündüm, babamın şartlarını çok zorlayarak kardeşimle beni özel okulda okuttuğunu bilirdik.
Malikanede oturan arkadaşlarımız da vardı, ama hiç sorgulamazdık, 
niye onların var da bizim yok diye.
En doğrusu çocukların kendi koşullarının içinde mutlu olabilmesi,
çok varlıklı çocukların da bunu hazmedebilmiş ve nispet yapmayan
olgunlukta yetişmesi...
 Bunlar işin ideali tabii.

Ben nasıl bir eğitim istiyorum?
Yarış atı yetiştirmeyen, ama kültürlü, yeteneklerini keşfedebilmiş, 
kendine güvenli bir nesil büyütmeyi hedefleyen bir okul...
Ödev yapmaktan, hayatı kaçırmayan...
Yarışmaktan, arkadaşlığın değerini unutmayan...
Uzun mesafeler arşınlamaktan, uykusuz dolaşmayan...
Papağan gibi ezberlerken, işin özünü kaçırmayan...
 Her şeyi üstün körü bilen değil, bildiğini iyi bilen...
Sorumluluklarını bilen, faturayı hep karşısındakine çıkartmayan...
bir öğrenci yetiştiren okul var mı bildiğiniz? 







19 Mart 2012 Pazartesi

Yaz'la hafta sonu

Artık pazartesileri ayrılmak daha güç oluyor. Daha mı az yorucu, hayır tam tersi
hafta sonu sürekli bir toplama hali... Pes de edemiyorum, ferah ferah düzgün oturalım istiyorum
öyle olunca da, eğil, kalk, eğil kalk! Askerlik gibi oluyor hafta sonları...
Niye daha zor olduğuna gelince, artık paylaşımlar, sohbetler çok daha fazla, çok daha arkadaş gibi...  
Tam sohbetin dibine vurmuşken bi bakıyoruz pazartesi gelivermiş... 
Dip dibe oluyoruz bütün hafta sonu, yapışık... Harika bi duygu.
Dün Murat eski videoları açtı, bıdır bıdır daha yeni konuşurken...
Hem Yaz şaştı haline, hem ben inanamadım.
Ne zaman geçti bu zamanlar... Ben nerdeydim o günlerde... Hayal gibi...

  

Biz bu hafta sonu...
 Kız kıza keyifin tadını birlikte çıkarttık. 
Kankamın kızı, kızımın da kankası...
Biz nasıl aynı şeylerden zevk alıyorsak, onlar da aynı şeyleri seviyorlar sanırım.
Mesela kahve dünyası.
Kız arkadaşlarının kıymetini bil kızım, hem keyfin, hem sırların, hem sıkıntıların, hem sevinçlerin
en büyük ortağı onlar olacak hayatında.

Ve kitap... Umarım onlar da anneleri gibi 
okudukları kitapları tartışabilirler aralarında.
 
Aslan Max'a götürdük bi de bücürleri. Ama uzun zamandır gittiğim ve beğenmediğim
tek animasyon film oldu. Ne çizgisini beğendim, ne de içindeki kırmızı gözlü canavarları...
Hele final yapmayan uyanık yapımcıların macera devam edecek demeleri...
Muppet show bitmemiş olsaydı keşke.
Yaz sinemada gözlüğünü takınca, Duru da gözlük istedi.
Öyle bişey söylenmeli ki,
biri söylediğiniz şeyi kafasına takmayacak, diğeri isteğinden vazgeçecek...
Kaldık bi an, ama hallettik.

Biz bu hafta sonu, dostlarla olmak kadar yalnız vakit geçirmenin de
keyfini çıkarttık. Onun böyle tek başına 
zaman geçirebilmeye başlaması, benim çok hoşuma gidiyor.
Hem dinlenme fırsatı bulabiliyorum, hem de 
onun buna da ihtiyacı olduğunu biliyorum.
Geçen gün okumuştum, hayal güçleri tek başına oynadıkça serpilirmiş daha çok.
 Kendi yalnız, ama gördüğünüz gibi şatoda yok yok...


 Yine kendi kendine yüz boyası yapmış ama nasıl bastırmışsa
çıkartmak için suya basmak gerekti...
 En sevdiği dakikalardan biri.
Bütün bebeklerle küvette.


 Ve bir pazardan daha ne bekler insan, sıcacık huzurlu bir uyku...
 Babayla inşaa edilen bir kule.
Üstelik bonus olarak öğrenilen bir atasözü:
Bir elin nesi var, iki elin sesi var.

Bu dün akşamın şiiri  :

Bu da sabahın sürprizi.
Sabah banyoda kapıma dayanıp,
anne beni Çanakkale zaferlerine götürür müsün dedi, anıtlarına demek istiyor.
"... Onların suları yoktu, yemekleri yoktu... Ama vatanlarını seviyorlardı, kimseye vermek istemiyorlardı." Saol bebeğim hatırlattığın için...

16 Mart 2012 Cuma

Uyku gününüz kutlu olsun :)


Uyku hepimiz için öyle değerli ki...
 Ama en çok....

Yeni doğum yapan anne için...
Gecesini gece eden hasta için...
Evde yalnız olan için...
Günlerdir gözünü kırpamayan için...
Kalk borusuna 5 dakika kalan için...
Nöbet tutan asker, polis, doktor için...
Kafasında bin tilki dolaşan için...
Ertesi gün sınavı olan için...
Insomnia çeken için...

Allah hepimize rahatlık versin.
Uyku günümüz kutlu, rüyalarımız pembesinden olsun...



15 Mart 2012 Perşembe

Niye?

 
diyor Kemal Sayar...
Niye yavaşlayamıyoruz?
Yavaşlayamadığımız anlar var hepimizin,
mesela sabah yavaşlarsam parmağı geç basarım ki, 
hiç kimsenin hoşuna gitmez.
Ama buna rağmen, acelenin içinde 'ruhumu sakinleştirip, yavaşlatmaya' çalışıyorum.
Düşündüm de, 
insanlar yavaşlayamıyor çünkü 
"yavaşlarsak düşünmek zorunda kalırız,
düşünürsek düşeriz emin kalelerimizden." 
Kim bilir?

O kadar çok insan var ki, hiç boş duramayan, durursa kuran
kurdukça bunalan.
O yüzden mi bu "telaşı yaratma" telaşı...

Yavaşlamıyoruz çünkü yavaşlamaktan korkuyoruz 
toplum olarak...


Niye kendimizden farklı olanı duymaya bile tahammül edemiyoruz?
Ona öfkeleniyor, hatta onları yakıyoruz.

Eğer farklı bir şey duyarsak, kendi inancımız da değişir diye mi korkuyoruz?
İnanıyorsak inanmaz, inanmıyorsak inanır hale geliriz diye mi
karşıdakini susturmak için elimizden geleni yapıyoruz.


Niye küçücükten insanları ayırıyor, onların kafasına ayrımı sokuyoruz?
Onlar diye başlayan cümleler kuruyoruz, herhangi bir kesim için.
 
 
 Neden çocuklarımıza ilk öğretmemiz gereken şeyi, adaleti öğretemiyoruz?
Ahmet Şık'ın kızı dişine tel taktığında, annesine ne sormuş biliyor musunuz?
Bu teller, görüşmeye girerken öter mi?
Al bakalım, adalette kimin borusunun öttüğünü nasıl açıklarız şimdi?


Niye en çok sözü söyleyenin biz olmasını istiyoruz?
Az konuşanın az bilen gibi görünmesinden mi korkuyoruz? 


Niye böyle hayatı sorgulayıp duruyoruz ki biz?
Eğer turistsek şu dünyada, gezdiğimiz gördüğümüz
yeri iyice öğrenmek istediğimizden olabilir mi acaba...
 





14 Mart 2012 Çarşamba

Biraz reklam...

 Bu sene Şevval'le birlikte 
annesine de reklamlarımızda yer verdik . 
Leman Sam, tam da düşündüğüm gibi çok şeker bir insan.
Çok uzun bir çekimdi ama neyse ki her şeyi tamamlandı, 
şu an yayında! 




Aşağıdaki mektubu da yaza yazdık :)
Ama mevsim olana...




13 Mart 2012 Salı

Kızını okula götürmek/götürebilmek...


Nedim Şener, dün çıkarken gazeticilere,
en çok kızımı okula götürmeyi özledim demiş.
İçim cız etti, yüreğim acıdı.
375 gün! Dile kolay...
Kendi çocuklarınızdan düşünün, 375 günde geçirdiği değişimi,
kat ettiği ilerlemeyi, paylaştıklarınızı...
375 gün özgürlükleri alınmadı sadece,
hiç geri ödenemeyecek bir yaşam dilimi silindi gitti.

Sabah kızımı okula götürürken, radyo D'de, Hakan Gündüz
Nedim Şener'e bağlandı.
Hapisteyken en çok kızını okula götürmeyi özlemişsin, diye cümlesine başladı.
Arkadan bir ses geldi kuzumdan,
"hapis mi?"
Tabii kötü insanlar hapiste olur di mi, çocuklara göre...
Ne diyeyim, dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım.
"Polisler yanlışlıkla tutuklamışlar onu,
sonra da yanlışlık olduğu ortaya çıkmış,
serbest bırakılmış. Şimdi de kızını okula götürüyor."
Ne diyeydim... 


Bugün de Sivas davasıyla ilgili kritik gün. 
Zaman aşımıyla ilgili karar verilecekmiş.
Sabah düşündüm, orada can kaybedenlerin ailelerinin acısı zaman aşımına 
uğramış mıdır ki? Uğramış mıdır?
 
 


12 Mart 2012 Pazartesi

Yaz'la haftasonu...


Biz bu hafta sonu...

 Dedesinin 67. yaşına girişini kutladık!

  
Büyük bir keyifle Mert'in yüzünü boyadık. 
  
Kocaman babaanneyi öptük kokladık. 



İrem'in küçük tontişiyle tanıştık.
Onu da öptük kokladık.
Yaz'ın ona bir ablalık yapması var ki, takdire şayan...
Teyzesinin evini gezdirmeler, o kırılır deyip uyarmalar, 
ağzına sokma mikrop kaparsın diyip, korumalar...


Ben bücürümü hala küçük sanıyorum, ama yanına daha bücürü gelince anlıyor 
insan büyüdüğünü... 
Anne bak nasıl omzuma yattı, 
Toprak beni çok sevdi, hep etrafımda dolaşıyor demez mi?
Öbürü de başını usul usul koymaz mı ablanın başına...
Nasıl yemez insan bunları.  





 
Yeni kütüphanemizi yerleştirmeye çalışırken
çok dekoratif ve romantik bir sahneyle karşılaştım...
Evimizde bir 'yengeç romantizmi' hakim ki, sormayın. 

 Tabii ki geri kalan zamanda yine oyun oyun oyun...


Ve yine soğuk bir pazartesi sabahı...


"Minişim hadi kalk artık..."
 
 "Anne, sen göz makyajını yap, o zamana kadar kalkıcam!!!*"



9 Mart 2012 Cuma

Ağaç yaşken...

 Benim kankam bazı kişisel gelişim yazarları var,
geçtiğimiz günlerde bi baktım çocuk kitapları da çıkmış...
Birincisi Louis Hay...
Kendisinin Düşünce Gücüyle Tedavi adlı bir kitabı vardır ki,
başucu kitabı olmalı...
Çocuklara ise Kendim Olmaya Bayılıyorum!'u yazmış...

  

İkincisi Deepak Chopra'dan...

 

Üçüncünün yazarını bizzat tanımam! 
Ama verdiği fikri ve duyguyu çok sevdim.
Okula giderken annesinden ayrılmak istemeyen küçük rakunun 
avcuna bir öpücük konduruyor annesi.
Ve gün boyu ne zaman ihtiyaç duysa, 
öpücüklü elini yanağına götürmesini söylüyor.
Sıcacık.

Ve Tanrı'yla sohbet kitabını hatırlarsınız. Bu 2 kitap da onun yazarından...

 
Gerçi bu veletler, doğuştan bilge geliyorlar, ama okurken bize bile iyi gelir :)
 
Cuma cuma sevgi ve neşe dolu bir paylaşım daha:
 10.000 kişi Bethooven 9.Senfoni 3.bölümü seslendiriyor, tek yürek:
 Neşeye övgü...
"Kardeş olun ey insanlar bunu ister tanrımız
Bu dünyada her şey geçer en son sana dost kalır
İnsanlığa doğruluğa göğsünü aç korkmadan
Hür doğmuştur insanoğlu hür yaşamak hakkıdır
(Friedrich Schiller-An die freude (Ode to joy)
 

 
 
Bu arada , ağaç yaşken eğilir dedik ama...
 


İlkokul için de bunlar daha süt kuzusu!!!!! 
diyerek de bitireyim...