29 Eylül 2012 Cumartesi

Buharla Temizlik Dünyası


 Daha iyi, daha hızlı, daha kolay!

 Arçelik Buharika ile kimyasal madde kullanmadan hijyenik temizlik, deodorizasyon




Zemin, Döşemeler, Camlar ve Perdeler

Cihazla birlikte verilen mikrofiber havluyu silici veya üçgen fırçaya takarak, seramik, taş, laminat, parke, halı, kilim, koltuk ve kanepe yüzeylerini buhar gücü ile herhangi bir temizlik maddesi kullanmadan hijyenik olarak temizler ve onları adeta yenilersiniz. Mikrofiber havlu, ipek elyafın onda biri inceliğinde özel bir elyafla  üretilmiş olup, toz ve kirleri adeta üzerine çeker, temizler, silerken onları geri bırakmaz. Camlar,  önce  cam silicisi  ile buhar  verilip,  sonra yukarıdan aşağıya çekilerek en kolay ve en iyi şekilde temizlenir. Perdeler asılı oldukları yerde,  cam silicisi ile buhar verilerek ütülenebilir.

Tekstil ürünlerinin temizliğinde tercihinizi özel havlulu aksesuarlardan yana kullanın; direkt buhar uçlarını kullanmamaya özen gösterin.




Bebek ve Çocuk Odaları

Buharla temizlik, bebek ve çocuk odaları için daha da önem kazanmaktadır. Mama sandalyesi, mama kapları, biberon, oyuncaklar, ayakkabı tabanları ve daha birçok malzeme, püskürtücüler ve fırçalar yardımı ile, herhangi bir kimyasal temizleyiciye gerek olmaksızın temizlenir. 100 °C’nin üzerindeki buhar sıcaklığı ile gerçek hijyenik temizlik sağlanır.





Mutfak, Banyo
   
Mutfak, banyo temizliğinde püskürtücüler ve fırça kullanılır. Bu aksesuarlarla temizlenecek yüzeye sıcak buhar püskürtülür ve yapışmış, yerleşmiş kirler, yağlar kabartılır, daha sonra kuru bir bezle silinir veya su ile yıkanır. Bu işlem sırasında mikroorganizmalar da çok büyük oranda ölür, sinmiş kokular yok olur.
Banyo ve mutfak duvar fayansları cam silicisi ile temizlenir. Fayanslar buhar gücü ile pırıl pırıl olurken, koku, kir ve mikroorganizmalardan da arındırılır.




Otomobil, Bisiklet

Buharlı temizleyiciyi ev dışında da birçok alanda kullanabilirsiniz. Otomobilinizin motoru, jantları, koltukları, bisikletiniz, buhar gücü ile çok kolay temizlenir. Koltukları üçgen fırça ve havlu ile, diğer bölümleri uygun aksesuarlarla buhar püskürterek, kuru bir bezle temizleyiniz.





Buharı daha birçok alanda kullanabilirsiniz.

Panjurlar, jaluziler, havuz kenarları, seramik derzleri, mücevherlerin temizliği ve daha pek çok alanda buharla temizlik yapılabilir. Çiçeklerinizin yapraklarını da uzaktan buhar tutarak temizleyebilir, tazeleyebilirsiniz.


• 444 0 888

• Arçelik Yetkili Satıcıları


Bir bumads advertorial içeriğidir.

28 Eylül 2012 Cuma

Annelik dediğin

 Dün gece göz göze uyumaya çalışırken, şu sözler geldi aklıma :
Annelik uyuya kalana kadar uyusun diye, 
uyuduktan sonra da uyansın da seveyim diye 
yavrukuşunun gözünün içine bakmaktır.


Işık dolu, güneşli, sugarpie tadında 
bir hafta sonu diliyorum 
size.


27 Eylül 2012 Perşembe

Bu sabahki durumumuz budur


 Önce evden çıkarken, öğretmen ve arkadaşlarının resmini çizmek istedi.
Artık çıkmamız gerekince, bir iki arkadaşın çizimini tamamlama konusunda benden yardım istedi.
Tam çıkarken bir çöpten çocuğa neden iki tel saç çizmişim, daha fazla yapmamışım diye
üzüldü. Kıyamadım, gittim saçları çoğaltıp geri getirdim. O an, aşağıdaki karikatürdeki 
anne geldi aklıma.

Sonra bindik gidiyoruz, geçtiğimiz ilkokulun önünde bir araba yolun ortasında durunca 
bütün trafik kitlendi, şöyle başını öne doğru uzatıp Allah kahretsin dedi.
Biz babasıyla aynı anda, aaaa bu hiç güzel bir laf değil. Nereden duydun bunu, dedik.
3 dakika sonra ağlamaya başladı, yaptığının doğru olmadığı hissiyle morali bozuldu.

Ne acayip di mi? Çocukta suçluluk psikolojisi geliştirmeden, yanlışı  doğruyu öğretmek.
Biraz anlatmaya çalıştık, niye bu sözün hoş olmadığıyla ilgili.
Sınıf büyüdükçe, eve getirilen hoş, nahoş kelimeler de artıyor.
Ama mesele dediğim gibi kendini suçlu hissettirmeden 
yanlışı düzeltmek... Anne-babalık böyle tahterevalli gibi hep dengede kalma olayı.

 Biz de sabah haberleri böyle,
iyi günler herkese...
 
 






26 Eylül 2012 Çarşamba

"Sanat kalpten gelir"

Dün yolda eve giderken HaberTürk'te Şevval Sam'ı dinledim.
 Konu biraz cumartesi günkü konseri, biraz da büyük usta Neşet Ertaş'ın kaybı, 
bu toprağın mis kokulu türküleriydi.

Zaten Bellona reklamlarından bizzat da tanıdığım Şevval'in fikirlerini yine 
çok beğendim. Dünyaya bakışını, sevecenliğini, objektif bakışını...

Sanat dedi, "kalbin sevgiyle titreşmesiyle" yayılır.
Kalpten gelir.
Yalan olan hiçbir şey sanatta tutunamaz.
Herkes sanata kalbini açsa, dünyadaki bölünme, ayrışma, çatışma sona erer.

Kalbiyle üreten sanatçının, kalp gözüyle takip eden izleyicileri varsa tabii.
Sanat seven, insanı da sever. 
Sanatla uğraşan birinin "kötü"lük yapması zordur benim fikrimce.

O nedenle çok isterim Yaz sanatla uğraşsın.


Geçen gün telefonda bana 
"anne biraz alçak sesle konuşur musun, sanat yapıyorum" dedi.
Haklı... Sanatçı, kendine dönmek ister ara sıra.

İşin şakası bir yana umarım sanata bir yerinden bulaşır...
Kendi zevkini, kendine bırakıyorsak biraz da kendini ifade etmesini 
istememizden. 
Kalbince, dilediğince....



24 Eylül 2012 Pazartesi

Biz bu aralar...

 Bir karakter nasıl gelişir, güzel güzel keyifle seyrediyoruz.
Verdiğimiz sevginin geri dönüşünü 
yüreğimizin yağları eriyerek izliyoruz.


Fotoğraf çekilmesinden sıkıldığında, 
usulca yanaşıp anları ölümsüzleştirmeye çalışıyoruz.

 
Gelecek için planlarını öğreniyoruz. Cafe açacakmış, önünde çocuk parkı olacakmış.
Çocuklara küçük küçük armağanlar verecekmiş.
Şef hasta olursa, kendi de mutfakta tarifleri yapacakmış. 

  
 Biz bu aralar beraber belgesel izliyoruz. Dün Uganda'ya gittik.
Nil'in üzerindeki büyüleyici şelaleri, maymunları, aslanları izledik.
Dünya üzerindeki yerine baktık. Uganda'ya gitme hayali kurduk.
  
Bizim cumadan aldığımız ödevlerimiz var artık. 

 

 Ve insanlık için eski, bizim için yeni bir sosyal medyamız var.
Instagram'ın yeni müşterisiyiz biz bu aralar...








21 Eylül 2012 Cuma

"Döngüde olmayan her şey hafızada yer kaplar"


Sabah yine Aret Vartanyan'ın tekrar programını izliyordum.
Bu haftanın konusu "zaman"...
Zamanı nasıl kullanıyoruz, şimdiyi yaşayabiliyor muyuz?
Çok moda bir kavram ama, özüne gelince yapabiliyor muyuz?
Mesela şu an!
Hayatınızdaki en önemli şey ne?
Eşiniz, çocuğunuz, vs vs. mi?
Doğru cevap, bu yazıyı okumak olmalı.
Eğer okuyorsanız...
Çünkü 'şu an'da o var.

Zamanımız olmadığını söylüyoruz ya,
Aret Vartanyan bunun kocaman bir yalan olduğunu söylüyor.
Eğer zamanımız yoksa, ya zaman çalan akıl çelenler var etrafımızda(TV, bilgisayar, vb)
 ya önceliklerimizi iyi belirleyemiyor, planlama yapamıyor, ya hayır diyemiyor, ya aceleci davranıyor ve sakarlıklar yapıyor,
ya da gerçekten o boş zamanı ya da o şeyi yapmayı istemiyoruz. 

Ve... eşyalar, insanlar, olaylar. Onlar da zaman çalıyor bazen.
Mesela döngüde olmayan objeler, (bunun için 90 gün sınırını veriyor),
sadece yaşamımızda değil, kafamızda da yer kaplıyor.
Bir kıyafeti üç ay boyunca hiç giymiyorsak, (yaz-kış ayrımı ayrı) 
o döngüde değildir artık diyor.

"Hayatımızdan çıkarmaya kıyamadığımız her şeyin enerjisi yaşamımızdadır.
Orada olduğunu unutsak bile."
 Sık sık gidilen bir yerde, herkes hep aynı yere oturur ya,
çünkü kendi enerjisini bulurmuş orada. 

Ya 90 gün boyunca hiç elimizin değmediği, okuyup bitirdiğimiz rafta duran kitaplar
mesela...
En azından çıkartıp, elinizi sürüp, tozunu alıp, döngüde tutun diyor Aret Vartanyan.

Bunları dinleyince, gene benim mavi çöp torbamı alıp, gezinesim geldi, 
sizin? 

Zamanı bereketlendirmek için harekete geçmeli...


Zaman ilerledikçe insan zamanı bereketli kullanmaya da 
alışıklık ve bağışıklık kazanıyor herhalde.

Kızım bile artık atletini kendi giyip, daha hızlı hazırlanabiliyor.
Güler yüzlü ve bereketli bir hafta sonu diliyorum hepinize...

(Merak edenlere Aret Vartanyan'la Buyrun Paylaşalım Turkmax'da, 
tekrarları sabah 6.30'da) 






20 Eylül 2012 Perşembe

Kader dediğin

Kader dediğimiz büyük bir otobanda tutturup gittiğimiz şeritte 
gitmek mi? 


 Ya bir manevra yapıp, sapacağımız bir yan yoldaysa aslında...
Olmamız gereken yer orasıysa...
Ya küçücük bir adımımıza, direksiyonu şöyle bir kırmamıza bakıyorsa....
Bildiğin yoldan gitmek, güvenli ama artık bir o kadar da sıkıcıysa...



Ya aslında hangi tarafa sapacağını seçmeni bekliyorsa hayat...
 



İnsan bu şarkıyı defalarca dinleyebilir...


19 Eylül 2012 Çarşamba

Don Kişot olmak lazım bazen


Bazen reklamcı olarak da aynı şeyi hissediyorum. 
Değirmenlere karşı savaştığımızı...
Kimle olduğu bile belli olmayan bir savaş.
En güzelini isterken, bariyerlerle karşılaşıp
şimdi ne yapmalı diye kalakaldığımız.
Birlik olmamız gerekirken, sanki müşteri bir taraf,
biz bir tarafız gibi gözükür.
Biz kırılgan, kürdan gibi mızraklarımızla doğrumuzu kabul ettirmeye çalışırız.
Ama hep karşımızdakinin bizi anladığı kadarız.
Ya da anlatabildiğimiz kadarız diyelim.

Bazen bir aile üyesi, bazen içinde yaşadığı günleri endişeyle izleyen bir vatandaş, 
bazen umut dolu bir anne...

İçinde bulunduğumuz günlerde değirmenler
 daha bir iri gözüküyor sanki.
Ama Bülent Ortaçgil'in dediği gibi 
iki yitik savaşçı olarak bile olsa
dereler gibi denizlere akabilmek...
En güzeli...
 "Çünkü saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya"


Her şeye rağmen Don Kişot olmak lazım bazen.
Vazgeçmemek...

Don Kişot olmanın 10 yolunu çıkarttım, 
değirmenler bizi korkutmasın.

1.  Sağlam durmak: İlk darbede yıkılmamak için donanımsal, bünyesel ve ruhsal olarak 
sağlam olmalı.

2.İnanmak: Bir önceki deneyim ne olursa olsun, yapacağını düşünmeli

3. Umut etmek: İyiyi istemeli, olacağını hayal etmeli.

4. Benzerlerini bulmak: Yalnız olmadığını hissetmek için fikirdaşların olmalı.

5. Empati kurmak: Aynı fikirde olmayanları anlamalı. En azından yerine koymalı.

6. Güç toplamak: Geri dönüp, dinlenip tekrar hazırlanmalı.

7. Yapabileceğinin en iyisini yapmak: Ucundan tutarak değil, tüm varlığınla yapmalı
Ne yapıyorsan...

8. Motive etmek: Etrafını ve en çok da kendini motive etmeli.


9. Yenilgiden ders almak: Kaderine küsmek yerine yenilgiden ders almalı.

10. Çalışmak: İstediğin için adım atmalı, bişeyler yapmalı... 


18 Eylül 2012 Salı

Siz 3 yaşındayken...



 Aret Vartanyan'ı severim, kitaplarını, programlarını takip de ederim.
Dünkü programın sabahki tekrarında izleyenlere şöyle bir ödev verdi:
Boş bir kağıt alın, 0-3 yaşınızı kimlerin yanında geçirdiyseniz, onların kişilik özelliklerini alt alta yazın, hem eksi hem artı yanlarını...
Tamamen dürüstçe.
Bitirdikten sonra dönüp bakın, bu özellikler muhtemelen şimdi sizde de mevcuttur.
Ya da karşı cinsinizde, eşinizde... Belki farkında bile değilsiniz, ve o noktalarda tıkanıyorsunuz.
Farketmek bile derenin önündeki kayayı kaldırmaya olanak verebilir.
Çünkü onların gözünden öğrendik bu dünyayı. 
Şimdi evinizdeki 3'lüklere bakın, kızdığınız, sevdiğiniz şeyler 
belki de çok sizden. Ne dersiniz?


Öğretmek öğrenmek deyince...
Biz Yaz'dan öğrenmeye devam ediyoruz.
Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum;
Yaz'ın babası araba kullanmıyor.
Hiç niyet etmemiş bile...
Ama Yaz ısrarla onun araba kullanmasını istiyor.
Bazen benimle arkada oturabilmek için,
bazen de sırf onu kullanırken görmek için.
Dün takside vermiş ağzının payını...

"Baba bi kere de sen araba kullansan...
Bak ben öğretirim sana, çok kolay. Bi gaz, bi fren... 
Bi gaz, bi fren...
Sonra direksiyonu şööle tutuyorsun. Gidiyorsun."

Ya babası... Öyle işte.
 


 




17 Eylül 2012 Pazartesi

Askıda önlük...

Sabahları Yaz'ı okula bırakırken
bir ilköğretim okulunun önünden geçiyoruz. 
Bugün önü ana-baba günüydü tabii.
 Tam da İstiklal Marşı okunuyordu.
Bahçede heyecanlı toplaşmış öğrenciler dışında,
bahçe kapısında çocuğunu getiren veliler ve yoldan geçenler de
saygı duruşunda dinlediler marşımızı.
Duygulandım. Bir anda birçok şey için.

Kalp çarpıntılarıyla gittiğim, bir gece önce uyuyamadığım
kendi öğrenciliğim...
Çok yakında aynı süreçlerden geçecek kızımın öğrenciliği...
Herkesin merak ve endişeyle nasıl olacağını merak ettiği
bu seneki mini mini birler...

Hepsi geçti bir anda gözümün önünden.
Annemin bir gün önceden ütüleyip, astığı önlüğüm,
altına hazırladığım çoraplarım, 
siyah rugan ayakkabılarım.
 "Tatil bitti" hüznümle başa baş giden "arkadaşlarıma kavuşuyorum"
heyecanlarım.

Ama bu sene, önlüklü kuzular daha duygulandırıyor beni.
Onların bu yeni dönemi nasıl göğüsleyeceklerini düşünüyorum.
Umarım iyi öğretmenlere düşerler diye düşünüyorum.

 
 Okul telaşı ucundan da olsa bize de bulaştı.
Yuvada bile olsak, alışveriş listemiz var.
Hafta sonu tamamladık. 
Üçgen kalın uçlu boya kalemi bulmak ne zormuş anladık. 


Dün geçmiş yazılara bakmak için bloga girdim, Yaz'ın yanında.
Baktı, baktı: Ben bayaaa günler yaşıyorum haaa dedi.
Güldüm, tam da bu yüzden yazmaya başlamıştım işte.
Yaşadığımızı görelim diye.

Ve reklamcıların meşhur back to school dönemi geldi.
 Öğrenciler okula dönerken, ya da okula başlarken
anne babalar da okul geri dönüyor.
Hem böyle duygularla, hem de bilgi tazelemelerle.

Son zamanlarda Yaz'ın sorduklarına bakılırsa,
gelecekte elimizde google açık gezmeliyiz.
Anne, baba 'barbar' ne demek?
Eminim hepiniz biliyorsunuz, ama hadi 4 yaşında bir çocuğa anlatın.
Ya da.... Baba, şu saçları sarkık ağacın adı ne?
Salkım söğüt oluyor kendisi. 


Bu arada, askıda önlük dedik ya başlıkta.
Aslında aklıma şöyle bir fikir geldi geçenlerde:
Hani askıda ekmek uygulaması vardır ya,
fırınlarda gücü olmayanların alması için askıya ekmek bırakılır ya,
neden aynı şey okul ihtiyaçları için olmasın?
 ASKIDA ÖNLÜK...

Ya da ASKIDA KIRTASİYE. 
Eminim çok ihtiyaç duyanlar olduğu gibi çok da yardım etmek isteyen olur.
Kırtasiye, tekstil... Tanıdıklarınız varsa siz de duyurun bu fikri. 
Telif falan da istemem :)
 
 


 


 




14 Eylül 2012 Cuma

Bizimlasın!


Sanırsınız 'Bugün ne giysem jürisi" bizim evde yaşıyor.
Mor bluzunu giy anne lütfeeen,
anne bu küpeleri takmasan, başka bir küpe tak.
Ama lütfen anne.

Ay o mor bluz var ya yırtacağım yakında.
Her gün o bluzu giydirmeye çalışıyor.
O veriyor, ben giymeyeceğim diye direniyorum.
Hoşuma da gitmiyor, gitse giyerim nolucak kırmaya değmez.
Dün de zorla topuklu ayakkabı giydirmeye çalıştı bana.
Kendi bitti, sıra bana geldi.

Önceki hayatında modacı mıydı neydi...

Bu da cuma şarkısı, son zamanlardaki favorim: 



13 Eylül 2012 Perşembe

Kızını okuldan alamayanlar kulübü



Kızımın en büyük hayali,
benim onu okuldan almam.
Bunu çeşitli vesilelerle söylüyor.

"Anne, sen 3 kere almıştın di mi beni?"
Matematiği bu sayede çözecek çocuk.

"Anne, bugün sen erken çıkıp alır mısın beni?"
İç ses : Alayım kuzucum alayım da,
iznimizden düşü düşüveriyor bu erken çıkılan saatler,
tatil yapacağımız zaman kalıveririz ortada.

O okuldan aldığım meşhur üç seferde de 
bir coşkulu koşuşu vardı ki,
her gün alasın gelir.

Haklı kuzucuk.
Kapıyı açan anne özlemim yok muydu benim de?
Yanlış hatırlamıyorsam vardı.
Yoktuysa bile şimdi güzel geliyor kulağa.
Akşamüstü çay demlenmiş, tost, kurabiye kokusu karşılıyor seni.
Fena mı? 

Bana yapamayan annem, 
şimdi  kızıma yapıyor, neyse ona da şükretsin. 


Sabah okula götürüyorum ama neyse ki.
Gerçi bu sabah götürmedim ama nefis bir sohbeti kaçırmışım,
 Babasına 3 konu başlığı vermiş:
AŞK- MUTLULUK- SEVGİ nedir?

Soyut kavramların anlatması en keyifli olanları...
Kendileri öğrenirken, bizi de düşündürtüyorlar ya,
çocuk büyütmenin keyifli yanı.




12 Eylül 2012 Çarşamba

Motivasyon


Bir çocuğu motive edebilmek için okulda parti olsun yeter,
yüzlerinde güller açar, en erken o kalkar, 
herkese iltifat eder, annesinin de topuklu ayakkabı giymesini ister...


Okulunu sevmeyen çocuk yoktur, kendini sevdiremeyen okul vardır. 


11 Eylül 2012 Salı

Ayakucumuzda minik bir pisicik


Taa bebeklik döneminden beri uyku postu yazmıyordum. 
O zamanlar yazdığım şeyler de, yine uykusuz bir gece, 
ne zaman kesintisiz uyuyacağız konulu yazılardı.

Yaz'ı en başından beri yatağında uyumaya alıştırdık.
Yatağını ve odasını da çok sever.
Küçücük bebekken bile beşiği odasında dururdu, gidip orada emzirip, 
tekrar uyuturdum. 
Hatta ateşli olduğu birkaç sefer, yanımda kalsın istediğim halde
durmadı, rahatsız oldu, yatağına gitmek istedi.

Ve fekat bu yıl bir halt ettik.
Bu yaz çok sıcak geçince, Yaz'ın odası da güneş alan en sıcak oda olunca
gece uyanıp, anne çok sıcak deyip deyip gelmeye başladı.
O günlerde bir iki göz yumduk derken
şimdi bir baktık,
her gece piti piti geliyor, aaa pardon
önce bağırıyor yatağından
anne gelebilir miyim?
Biz yatağında kal canım, diyoruz
ama bi bakıyoruz pıt pıt damlamış.

Ayakucumuza kıvrılıp yatıyor.
Yatağında ve odasında yatmasıyla bir problemi yok.
O yüzden bu bir dönem diye düşünüyorum.
Bİ daha da bugünler gelmez diyorum ama...
Yine de neetcez de, 'bu alışkanlığı' başa saracağız 
diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Şöyle bi bakındım o da aynı şeyi yazmış
okumak isterseniz : 

6 Eylül 2012 Perşembe

...


Son zamanlardaYaz, 
oyunun tam ortasında bir şey hoşuna gitmezse
'bak şimdi üzdün beni'  'devam edemiycem şimdi oynamaya'
'böyle bir huyum var benim' diyor...
Ben de ona diyorum ki,
senin seçimin.
Duruma küsüp, somurtup oturabilir,
ya da yeniden oyununa dönüp, keyfini çıkartabilirsin.
Sen bilirsin. 
Ruh halimizi bir elektrik düğmesi gibi kullanabiliriz aslında.
Farkında olursak, illa üzgün olmak istediğimizde düğmeyi kapatıp,
süre dolunca açabiliriz...

Çünkü biz izin vermezsek, içimizdeki düğmeyi kimse kurcalayamaz.
Hem her şeye rağmen ışığı seçmek gerek. 

 Ben, sen, o... Unutmayalım hiçbirimiz, her adım, her nefes, her an mucize.
Değerini bilelim...


4 Eylül 2012 Salı

Uzun ince bir yolda....

Yaz kokulu kızım, şu sıralar yaş/yaşlılık konusuna takılmış durumda.
Tatilde iki pot kırdı konuyla ilgili.
Denizde yüzerken babasıyla yüzen bir kız gördü, yanına gittiğinde
-baban mı? diye sordu.
Kız evet deyince, -yaşlandı mı baban diye sordu, adamcağızın saçları kırlaşmıştı.
Kız - hayııır diye cevap verdi.
Israrla - yaşlı mı diye sordu.
Kız gene hayır dedi.
-Peki baban mı o senin, büyük baban mı dedi. Denize mi dalsam, kafamı soksam bilemedim. 
Yüzerek uzaklaşmak istedim. Adam güldü ama bilmiyorum artık.


İkincisi de anneannesi ve annesiyle tatile gelmiş bir bebeğin
anneannesine... Benim anneannem böyle değil dedi kadına, yüzüne. 
Allaaah devamını getirme dedim içimden, tehlikeyi sezdim.
-Benim anneannem böyle yaşlı değil demez mi, dedi tabii.


En son havaalanında, dönerken, bana sarıldı.
Anne siz de yaşlanacak mısınız dedi.
-Uhuuuuu daha çok var dedim. 


Daha geçen gün okudum canım Louise Hay'imin kitabında.
Yaş-almak nasıl düşünürsek öyle olacak bişey.
Kafamızdaki yaşlılık imajı nasılsa öyle.
Asla ve asla soyutlanmış, fiziksel özellikleri kısıtlanmış,hasta vs olmak zorunda değil.
 Huzurlu, sağlıklı, enerjik ve güzel olabileceğine inanırsak öyle olur,
ve öyledir zaten.


Bakın sabah hazırladığım beyaz saçlı ama kırmızı rujlu hatuna mesela...


Uzun ince yolumuza Yaz katılmadan tam 9 sene önce 
'evet' demiştik birlikte yürümeye...
Şimdi yolumuzda "büyük bir ışık" da eşlik ediyor.
Yaş-alırken ikinize de varlığınız ve sevginiz için teşekkürler.... 





3 Eylül 2012 Pazartesi

Köyümüze döndük

 Dönerken de çuvalımız boş dönmedik, 
yine her tatilin sunduğu daha çok sohbet, daha çok paylaşım,
daha çok gözlem, daha fazla bilgi de bizimle geldi.

Artık kumlarla dostuz,
haşır neşir olduk. 
Hatırlarsanız geçen yıl ayaklar yere değdiği an kıyamet kopuyordu. 


Denizle de kankayız. 
Çok bi güvenliyiz kendimize. 

 
Danssız, müziksiz tatil olur mu? 

Ve kitapsız... 


 Tatil arkadaşları olmadan da olmaz...


Ne istediğini bilen, bir anda poposundaki saçlarını kestiriveren kızım
giysilerini kendi seçti, bazen deli saraylı gibi giyindi çıktı, bazen stil sahibi 
bir genç kız gibi... Yemeğini kendi seçti, kendi seçmediğinde yemedi...
Ama 4 güzel bir yaş bunu bir kez daha anladım. 
Onun dışında sosyalleşmeler, dışarıya karşı yapılan gaflar, gülümsetenler,
vıcık vıcık yakın olmalar...  İyi ki tatiller var...
Ve döner dönmez de yeni okul dönemi açıldı,
hoş geldin Eylül, hoş geldik!