30 Kasım 2012 Cuma

Koşulsuz sevgi


Sabah çayımı içme süresinde 
Turkmax'da Buyrun Paylaşalım'ın tekrar bölümlerini izliyorum.
Aret Vartanyan'ın programı aslında ama bu sabah başka bir uzman vardı ve koşulsuz sevgi üzerine konuşuyordu. 

Yaz da kalktı erkenden, uzun koltuğa, her sabahki yerimizde, yanıma kuruldu,
gözkapakları yarı açık ki, ben uyuyor sanıyordum.
Doğruldu, geldi yamacıma yanaştı ve şöyle dedi :
"Bence sevgi insanın annesine sarılması öpmesi, sonra annesinin ona kahvaltı hazırlaması, 
sonra onu okula götürmesi, güzel bir gün geçir demesidir."

Kendince sevgi tanımını böyle yaptı.
Koşulsuzun tanımını bilmiyor tabii ama sevgiyi kendine göre tanımlamaya çalıştı işte.

Koşulsuz sevgi ne peki?

Bana göre koşulsuz sevgi, bir kişiyi senin için yaptıkları, yapmadıkları, sana söyledikleri, mevkisi,
rütbesi, sana sağladıkları, seni sevmesi, seni desteklemesi yüzünden değil, 
olduğu gibi sevebilmek. 

Yani yaratılanı severim yaradandan ötürü misali... 

Bir olduğumuz için. 
Okuduğum bir söz geldi aklıma, Gretchen Robins'in Mutluluk Projesi kitabından: 


"Kimi şeyleri başkaları için yaparsan, sonunda kendini o insanların sana müteşekkir olması, seni takdir etmesi gerektiğini düşünür halde bulursun. Ama kendin için yaparsan, başkalarının başka şekilde tepki vermesini beklemezsin."
Mutluluk projesi 



Ama emek isteyen bir şey bu yol. 
Ve başarılması ender olarak görülüyor. 
Basit bir test, ben bilmem kimi çok seviyorum dediğinizde
en kızacağınız bir hareketi düşünün, 
düşünün ki onu yapmış.
Sevmeye devam edebiliyor musunuz?
Ya da anlayabiliyor musunuz en azından.
Ya da en azından nötr kalabiliyor musunuz? 


Koşulsuz sevginin en yakın olduğu ilişki sanırım çocuğunuzla yaşanan. 

Ama hayatımızın geneline koşulsuz sevgiyi getirebilmek için diğerini anlamaya çalışmak ilk adım.
Önce anlamak..  İlk adım bile başlı başına bişey.
40 fırın ekmek gerek değil mi?

Hadi bakalım ekmeğin ucundan ısırmaya başlayalım. Çünkü...

"Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti
Derede akan su, ovada esen yel gibi
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok
Daha gelmemiş gün bir , geçmiş gün iki
Ömer Hayyam"





Ve yine Mutluluk Projesi kitabından bir sözle hafta sonunu karşılayalım:
"Seven kişi hesap tutmaz."

29 Kasım 2012 Perşembe

Çocuğum İçin Çocuğuma Özel

Her anne çocuğu için en iyisi olsun ister, onun için en iyisini düşünür.  Çocuğunun mutlu ve sağlıklı olması için çabalayan anneler elbette alışverişte de en iyisini seçecektir. Tabii, babaları da unutmayalım...

Peki, ya anne-baba olmadan öncesi? Annelerin dilinden en iyi anlayan alışveriş kulübü unnado.com, ebeveyn olmaya doğru giden yolu bakın nasıl anlatmış!



Türkiye’de tüm anne, baba ve çocuklara özel hizmet veren alışveriş kulübü unnado.com; çocukların mutluluğunu en az anneleri kadar düşünüyor. Hep daha iyisi olsun diye,  çocuklarınızın uykusundan sağlığına kadar tüm ihtiyaçlarını düşünen unnado.com’a  Facebook’tan bağlanabilir, hızlı ve kolay bir şekilde üye olup gönlünüzce alışveriş yapabilirsiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

28 Kasım 2012 Çarşamba

"Savaş yapacağına aşık ol!"



Dün Astro Boy diye bir animasyon film vardı televizyonda.
Beraber seyrettik. Film, yanılttı beni, Bulut atlası, Matrix gibi filmlerin çocuk versiyonu sanki.
 Kendilerini ayrıcalıklı sınıf gören insanlar, dünyadan, doğadan ayrık bir dünya kurmuşlar, bütün işlerini, yapmak istemedikleri sorumlulukları yaptıracakları robotlar üretmişler. Ve bu robotların işi bittiğinde atıldığı çöplük de dünya...

Güçlü bir robot üretilmek isteniyor ve seçimi kazanmak isteyen başkan, robotun kalbine
savaşçı olmasını sağlayacak (kırmızı ışığın ) yerleştirilmesini istiyor. Oysa bilim adamları pozitif ışık olan maviyi koymak istiyorlar. Ama başkan, savaş ve negatif ışık daha çok ses getirir. Aşık değil savaşçı olmasını istiyorum benim robotumun diyor.

Tam o sırada küçüğüm yukarıdaki yorumu yaptı. Çocuk kadar düz düşünebilsek, çocuk kalbiyle sevebilsek, dünyayı yönetenlerin asıl niyetlerini görebilsek...

Çok basit bir söz belki ama sevmek sevilmek varken, savaşmak niye? 

27 Kasım 2012 Salı

Nolamaaaz!


Yeni düzenlemeye göre, gelecek yıldan itibaren okullarda kıyafet zorunluluğu kalkıyormuş.
Ama ama ben sabırsızlıkla o günleri bekliyordum.

Özellikle kız anneleri iyi bilirler, ipad'te bebeklere kıyafet giydirip çıkartılan uygulamalar var. 
Hayat onlar gibi değil ki, tek tıkla giydir çıkart, istediğin kıyafeti seç, rengini değiştir.
Her sabah neler çekiyoruz, bu kanunu çıkartanların haberi var mı?
Üstelik, ileride marka farkındalığı gelişince çocuklar arasında ne gibi sıkıntılar yaşanacak?
Tamam, çocuklarımızı marka bağımlılığından uzak tutalım.
Ama ya tutamayanlar, ya biz tutamazsak?
Her gün allı güllü tütülü okula gitmek isteyen bir kızı olan,
çocuk giydiricem diye kendi saçını gün geliyor taramadan çıkan bir anne olarak
OLMAMIŞ diyorum bu yeni düzenlemeye! 



 (Meclisteki kadın ve anne aritmetiği kadın lehine değişmeli ki, pratikte yaşanan olaylara deva olacak çözümler gelsin.  ) 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Diş-kulak-burun

Bu postta Allahıma bin şükür hepsi mevcut.
 Bu sabah arabanın arkasından başını uzatıp dikiz aynasında kendi görüntüsüne bakan çocuk
bir anda ön dişlerini fark eder.
"Annee benim bir dişim düşmüş!!!" 
Kendisiyle konuşuyoruz ya, büyüyünce süt dişlerin düşecek, yerine yenileri gelecek diye
dişi düştü olarak algılar. "Bak burası boş!" 
"Hayır kızım senin dişlerin ayrık, modeli böyle" 
demedik...
"Demek ki sen çok şanslı bir çocuksun" dedik, biraz ezberden konuştuk 
ama sabah sabah olur o kadar.
(Bu arada geçen gün okulda diş taraması oldu, iyi durumdaymış dişlerimiz.

Gelelim kulak burun boğaza... Fındık burun birkaç gündür tıkalı. 
Dün de çok neşesini kaçıracak boyutta olmasa da,
kulağım ağrıyor dedi.
Hatta akşam saatlerinde, beni kulak doktoruna götürün kulağım ağrıyor deyince
klasik acil adresimize gittik.
 [ Bu arada,artık hiç acilden bakmıyorlar böyle apar topar çocuk getirince falan,
doğruuuu poliklinik bölümüne. Sanırım, acilin ücretsiz olma durumu çıktı ya,
poliklinikte doktor bulunduruyorlar gece gündüz. ]

Doktor kontrolümüzden sonra, çok önemli bir şey olmadığı ama hafif kızarıklık olduğu
onun da düzenli ağrı yapmadığı, ara ara giren çıkan bir ağrı olduğunu öğrendik, çok şükür.
Ama antibiyotik kullanacağız geçirmek için.

Neyse, Allah hepimize ayrık diş şansı versin :-P
Mutlu haftalar....


23 Kasım 2012 Cuma

2012'nin En Güzel Gülen Bebeğini Arıyoruz...

O muhteşem gülüşü ile sizin bebeğinizin “2012’nin en güzel gülen bebeği” olmasını ister misiniz?

Bebeğinizin en güzel gülen fotoğrafını ya da videosunu bizimle paylaşın, hem bebeğinize ömür boyu hatırlayacağı bir anı hediye edin hem de onun bol bol gülen fotoğraflarını çekeceğiniz iPad 2, fotoğraf makinesi ve sürpriz hediyeler kazanma şansını yakalayın.

Unutmayın, yarışmaya ne kadar çok video ya da resim ile katılırsanız kazanma şansınız o kadar artacaktır.

Kazanmak için hemen tıklayın!

Hürriyet Aile

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Öğretmenlere ithaf olunur...

 
Geçen gün Ortaköy sahilde öğlen yemeği yiyorduk.
Sıradan bir öğlendi. Sıradan, her günkü menüden bir şeyler seçtik, 
 derken sıradan olmayan bir şeyler olmaya başladı. 
Sarışın, bir aktör havası taşıyan, görenlerin deli diye tabir edeceği bir adam,
kafelerin yanından nutuk atarak geçiyordu. Elinde bira şişesi 
tek kişilik bir oyun sahneliyordu sanki. Önce biz de sarhoş, deli deyip geçebilirdik,
ama sonra ilginç sözcükler çalınmaya başladı kulağımıza. Biz onu dinledikçe, o da bize doğru anlatmaya başladı. Sözlerinden anlaşılan, gelmişe geçmişe gayet hakimdi. Üstelik güzel bir süzgeçten analiz ederek, fikirlerini söylüyordu. Bir sürü şey söyledi.

"Tebessümle sırıtma arasındaki farkı bilirim." dedi mesela... 

Birçok akıllı geçinenden daha akıllıydı. Sonradan öğrendik ki, adı Sarı Muratmış. Ortaköy'ün meşhurlarından. Hiç okula gittin mi diye sorulduğunda : " O bilgiyi reddettim" demiş.
Ne kadar düşündürücü değil mi? 

Ben masadan ilk kalkan gruptaydım, sonraya kalanlar sohbete devam etmişler Sarı Murat'la.
Siz hepiniz öğretmensiniz, hadi bana bişey öğretin demiş. Evet ya hepimiz öğretmen değil miyiz, aynı zamanda da öğrenci. 
 
Bilgi ve bilgenin nerede çıkacağı belli olmaz karşımıza. 
O yüzden küçük şeyler, başka hayatlara küçük dokunuşlar önemlidir. Öğretmen, insanı bilge de eder, rezil de...

Geçen gün twitter'da okumuştum çok hoşuma gitmişti,
"ben çocukken çok yetenekliydim de, okul beni mahvetti."

Ölü ozanlar derneği'ndeki Robin Williams da öğretmendi,
çocuğu sağır bırakacak kadar sert bir tokat vuran öğretmen de.
Çocuğun yaratıcılığına kucak açan da öğretmen,
çizilen farklı evi herkesinkine benzetmeye çalışan da...

Öğrenci de önemli tabii. Sadece okuldaki değil, bütün hayatındaki öğretmenlerinden bir şeyler 
alabilecek çocuklar yetiştirmek de bizim işimiz. 

Öğretmenlerin şartları zor, eğitim sistemi altüst olmuş falan bunlar palavra, yani bir yere kadar önemli. İsimlerini burada tek tek sayamadığım buradan tanıdığım birçok öğretmen var ki,
tüm varlıklarıyla iyi izler bırakabilmek, fark yaratabilmek için çalışıyorlar.
Onlar kendilerini biliyorlar, seviyorum onları.
 
Ve hepsinin yarınki Öğretmenler Günü'nü 
 kutluyorum...
 
Yarın tatil olsun diye sabırsızlıkla bekleyen bücürlerin de burunlarından öpüyorum. 



21 Kasım 2012 Çarşamba

Korkulu rüyaları iptal et


Dün havadan sudan epey bi sohbet etme fırsatımız oldu kendisiyle.
Bazı geceler rüyalarında gördüğü cadılardan, iskelet ve farelerden korktuğunu anlattı.
Okuduğum makalelerden gördüğüm, tam korkulu rüyaların sıkça görüldüğü yaşlar bunlar...
Önce dinledim, sonra Aborjinler'in çocuklarına küçük yaşta öğrettiği rüyayı manüplasyon etme öğretisi geldi. Dedim ki, bir daha rüyanda onları gördüğünde, dikil karşılarına, dur de! 
Sen bir rüyasın, senden korkmuyorum de... 
Tabii bu kolayca olacak, hatta belki de olacak bir şey değil. Ama belki de olur, niye denemeyelim.
Ama konuşmanın sonuda da, korktuğunda ve korkarak uyandığında beni yanına çağırabilirsin,
bizim yatağa gelmene gerek yok dedim.
Konuşmayı bitirip odadan çıkarken, arkasına baktı ve iptal ettim sizi! dedi.
Önce noluyo dedim, bize mi diyor bu! Kime diyorsun dedim, rüyamda gördüğümü anlattığım korkunç şeylere dedi.
 Pozitif düşüncenin gücünü öğrenenlerin, olumsuz düşünceler için iptal tuşuna basması gibi...
Kendi kendine olayı çözmüş,
iptal tuşuna bastı, yoluna devam etti...

16 Kasım 2012 Cuma

Taze taze

Dün sabaha karşı uykusunda konuştu ve ne dedi?
"Kimse sözümü kesemez!"  Ooo çok sert dedim içimden, rüyandakine Allah kolaylık versin.

Bugünlerde böyle taze bir hal var üzerinize afiyet,  "bana kimse emir veremez, 
beni kimse zorlayamaz" aylarındayız galiba.

Ve bir  yağmur damlası kadar taze haberlerimiz vardı geçen hafta.
Gül kardeşler, hep böyle gülün inşallah. Ömrünüz güzelliklerle dolu olsun.

Ve Aryacım senin de  öyle. Çok güleryüzlü bir bebeksin, burda ağlayarak çıkmışsın ama...

Yaz şimdiden sana ablalık yapmaya gönüllü gördüğün gibi.


14 Kasım 2012 Çarşamba

Bu sabah


Kız çocuğu, 
"Babacım, hiçbir erkek senin gibi yakışıklı kokamaz" der ve sabah 
mucizelerle başlar.

13 Kasım 2012 Salı

Yaz'ım çizim



 Bugünlerde iyice resim yapmaya, çizmeye adadı kendisini.
Her gittiği ortamda kağıt kalem buluyor, yazıyor, çiziyor, resim yapıyor.
Dün öyle garip oldum ki, ilk defa Yaz yazdı gözümün önünde, hem küçük harfle, hem büyük harfle. 
Hatalar var tabii ama ben ilk defa gördüm yazdığını...
- Mesela Z Türk Lirası sembolü gibi ortada iki çizgili :) - 
 



Ve resimler... Ne hikayeleri var o resimlerin. Şu an itibariyle 
bir dosya yapıp, kenarlarına resimde neler anlatıldığını yazarak saklamak istiyorum.
Çocukların hayalgücü ne kadar muhteşem oluyor, hayranlıkla şapka çıkarıyorum önlerinde.
Büyüdükçe sınırsız olan kaynakla bağı kopartmasak, aynısı bizde de var aslında.  
Aşağıdaki resmi anlatıyorum mesela. Bu bir kaydırakmış. Merdivenler ve kaydırağı görebiliyoruz.
Merdivene yapışık olarak duran sarı şey, çiçek yapma makinesiymiş.
Ucundan çıkmaya başlamış kırmızı bir çiçeğin ucu gördüğünüz gibi.  


Ve elinde balonuyla bir melek... 




Resimler artmaya başlayınca aklıma bir zamanlar alıp, 
bana bu sonra lazım diye bir kenara koyduğum
Çöp Çocuk kitabı geldi, artık tercüme kitabı olarak yanımda bulundurayım. 


Çiçekler iyi bişeymiş bu arada :) 


Ve aramıza yeni katılan banyo suyu,

Pınar Güler,

Melahat Nuroğlu,

Sevgi, 


hoş geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz. 

12 Kasım 2012 Pazartesi

Sen olayı epey bi yanlış anlamışsın şekerim


Bir pazar klasiği olan aşağıdaki dağınıklığı toplamak için onu yanıma çağırdığımda
duyduklarım, olayı epey yanlış anladığı fikrini doğurdu bende.
-Ama ben toplamak istemiyorum anne!
-Ama yatmadan önce toplamak zorundayız kuzucum.
-Ama sen annesin, ben ne istersem yapmak zorundasın. 
Süt istersem, süt getirmek zorundasın mesela.
OLDU CANIM konseptli bir konuşma yapmak zorunda kaldık kendisiyle bunun üstüne.
Sen dedim olayı bayaa bi yanlış anlamışsın.

Konuşmanın arkasından ona şöyle bir uyarıda bulundum, 
eğer odanı toplamaya en azından yardım etmezsen, ertesi gün oyuncakların yarısını
bir poşete koyup kaldırıcam.
İşe yaradı gözüküyor. 

Haftaya görürüz bakalım.

Toplama faslı bittikten sonra, yatma aşamasına geldiğimizde
-Anne bugün öyle tatlı uyuyacağım ki, beni kaldırıp kendi yatağıma götürmeye kıyamayacaksınız.
Hoppala , al sana yeni bir yanlış anlaşma.
Kızım sana kıyıp kıyamama, tatlı uyuyup uyumama meselesi değil bu
herkes yatağında uyuyacak.

Tabii sabah kendi yatağında uyanınca, tahmin edersiniz 
ama kıyamayacaktın hani sen bana.
Biz bu konuyu konuşmamış mıydık!!! 


Neyse biraz şakalaşma kıkırdaşma ve aşağıdaki kıvamda bir ayılma merasiminden sonra
haftanın ilk günündeki yerimizi aldık.
Hepinize çoluk çocuk iyi haftalar...
Yanlış anlaşılmalar yaşamayın e mi?


Not: 1. Yukarıdaki kuduruk, kışlıkları çıkartırken her şeyi denemeye çalıştığı anlardan...

2. Cuma günü Bulut Atlası'na kaçtık, sersemletici ve çok iyiydi. Bir daha seyretmeliyim kesinlikle. 

9 Kasım 2012 Cuma

Vücut dili


Sabah herkes kalkmadan önce, çayımı içerken How I met your mother'ı 
seyrediyorum. Bu sabah Yaz hanımın erken kalkacağı tuttu.
Baktım, görüntüde sakıncalı bir şey yok, dili de İngilizce, altyazılı izliyorum,
açık bıraktım, devam ettim izlemeye. O da izlemeye başladı.
Dizideki kız -adını unuttum-, eski sevgilisi Marshall'la karşı karşıya duruyor.
Kız birkaç ay önce Marshall'ı terk etmiş ama şimdi pişman 
ve geri dönmek istiyor. Marshall da kızı dinliyor. 
Tensel bir dokunuş yok, el kol işareti yok, hiçbir belirti yok.
Ama  İngilizce olarak kıza geri dönemeyeceğini, çok acı çekmiş olduğunu söylüyor.
Bunun üzerine Yaz başını kaldırıp bana sordu;
"Oğlan kızı istemiyor muymuş?"
Evet onca lafın özetini, kendi diline tercüme etmiş.

Yani vücut dili aslında nasıl da her şeyi söylüyor farkında mıyız?
Söylemediğimiz şeyleri söylemedik sanıyoruz...
Ya da duymadığımız şeyleri aslında beynimizle biliyoruz.

8 Kasım 2012 Perşembe

Gözlerimin içine bak

 "Hep şunu yap, bunu yap diyorsunuz" diyor,
biz de "ama sen de hep kendi istediğin olsun diyorsun" diyoruz.
Yani herkes kendi tarafından başka görüyor.
Büyük dünyasında da olduğu gibi.
 
Ama anlaşmazlıkların sonunda, gözlerimin içine bak diyorum,
sakin, dingin ve sessizce birbirimize bakıyor ve gözlerimizle birbirimizi sevdiğimizi söylüyoruz.
Çünkü ne kadar büyürsek büyüyelim,
gözlerimizin derinliklerine bakabildiğimizde hep o sevgi dolu taze ruh var, 
hepimizin...


5 Kasım 2012 Pazartesi

Keyifli sohbetler...


 Bu post'un konusu keyifli sohbetler olacaktı
sonra kızımın pazartesi sendromu yaşayası tuttu.
Hala yazlık giyinmek istemesinden dolayı, 1 saat cebelleştik 
bataryamı yeniden şarj etmeye çalışırken, keyifli sohbetler konusunu başka güne mi ertelesem diyordum ki, sabah masamda hoş bir sürpriz buldum.
Sürprizin hoşluğu, konuşulmuş bir şey üzerine düşünülmüş bir şey olmasıydı.
Ve Aret Vartanyan'ın dediği gibi suyumu kirletmemeyi SEÇTİM.
Hepimiz 3/4 sudan oluşuyoruz ya ve nasıl tepki verdiğimiz tüm vücudumuzu etkiliyor ya,
suyu kirletmek tanımı bu durumu anlatmak için kullanılmış.
Yani negatif duygular, öfke, dedikodu hep suyumuzu kirleten şeyler...

Sabahki telaşe memurluğunun ve ağlama krizlerinin ardından
günün geri kalanında suyu temiz tutmaya ve keyifli sohbetler post'unu yazmaya karar verdim.

Yaz'la sohbet, arada ettiği laflar gerçekten çok keyifli.
 [ Hatta belki öyle keyifli ki, pazartesileri ayrılamayışımız belki o yüzden oluyordur!]

Birkaç örnek vereyim:
Aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere hemen ayaküstü kurulan arkadaşlıklar var ya
uzaktayken merak ederim, konu ilk nasıl açılıyor diye?
Aşağıdakinde değil ama, dün bir kahvecideyken benzerine tanık oldum.
Bunlar birbirini kestiler, anlaşacaklarına kanaat getirdiler,
sonra Yaz konuyu açtı:

" Senin okulunda ne tür oyuncaklar var?" NE TÜR dedi ya...
Bu bücür muhabbetlere kulak kabartmak çok keyifli.
 
Sonra yine dün, sadece 5 dakika Sephora'da kendime vakit ayırayım,
biraz ortalığı karıştırayım dedim. 
Hanımefendi geldi, annee benimle ilgilenmiyorsun, dedi. Ben de eğildim sarıldım.
"Sevmek sadece sarılarak olmaz dedi." 
"Nasıl olur, söyle de bileyim dedim" Cevap veremedi.

Arabada gidiyoruz, arkadan seslendi,
anne, sana aldığımız telefon akıllı telefon mu?!!!! 


Sabah da televizyonda gördüğü şarkıcıyı gösterip,
babasına (onun deyimiyle konserci ya babası) 
bu senin arkadaşın mı? dedi.
 Babası, Serdar Ortaç mı ayy aman aman yok diyemedi tabii.
Ama bizimki cevabı yapıştırdı, 
ben pek hoşlanmıyorum da, deyiverdi.

Velhasıl  suyumuza iyi bakarak, keyifli sohbetlerle geçireceğimiz bir gün dileğiyle...

  



1 Kasım 2012 Perşembe

1 oyun, 1 masal...

Uzun ve evde geçen tatiller, annelerin bütün marifetlerini ve yaratıcılıklarını
konuşturması gereken zamanlar...
Dolayısıyla bayram tatilinde gezme-tozma dışındaki zamanda bol bol saksıyı çalıştırıp
oyalama, boyalama malzemesi çıkartmak gerekti. 
Ki aslında, şekil A'da görüldüğü üzere kendini oyalamayı da becerebilen 
bir çocuk olmasına rağmen, vakit bol olunca bize de iş düştü tabii. 
(Yukarıda ne yaptığını merak ediyorsanız, Ataköy Marina'daki bulunan su şovunu
orkestra şefi gibi yönetiyor.)

Oyalama atmasyonlarımızdan biri ve uydurduğumuz bir masal hoşuma gitti
belki sizin de işinize yarar diye paylaşıyorum.

1. Oyun: CANLANDIRMA

Sırayla bir obje olup, objeleri canlandırdık.
Mesela kepçe olduk, kazanın içindeymiş gibi vücudumuzu daireler yaparak
çorbayı karıştırdık.
Yaz kağıt oldum dedi,
üzerine yazı yazdım.
Bayrak olduk kollarımızla dalgalandık. 
Çaydanlık olduk ağzımızdan buhar çıkardık.
Valla biz çok eğlendik, siz de oynayıp eğlenirsiniz inşallah.

2. Masal: (Hayır! )

Yaz, günlük sınırının üstünde bir çikolata daha almak isteyince ve ben hayır dediğimde
ama beni seviyorsan, lütfen diye yalvarınca
ona şöyle bir masal uydurdum:

Bir varmış bir yokmuş,
Ayşe diye bir kız varmış.
Bir gün annesinden hiç olmayacak bir şey istemiş.
-Anne bana sinek kanadı ve kurbağa zehirinden bir çorba yapar mısın?
(Özellikle böyle acayip şeyler seçtim, böyle kelimeler daha çok ilgi çekiyor, güldürüyor,
akılda kalıyor. )

-Ama olur mu kızım, nasıl olur, içilir mi o?
Ama anne lütfen beni seviyorsan....

Annesi şöyle bir düşünmüş.
HImmm bunu yememesi lazım, ama beni seviyorsan dedi,
çok seviyorum onu, izin vereyim bari.

Ayşe sinek kanadı ve kurbağa zehrinden yapılma çorbayı içmiş.
(Burada kıkır kıkır güler.)
Ama karnı ağrımaya başlar.
Hemen hastaneye götürürler.
 
Ayşe annesine der ki:
-Annecim niye bana bu çorbayı verdin, bak karnım ağrıdı.
-Ama kızım sen istedin, seviyorsan dedin...

O sırada içeriye doktor girer;
-Ama hanfendi, sevmek bazen de hayır demektir.
Bazen sevdiklerimizi korumak için hayır dememiz gerekir.
Bunu hiç unutmayın, der!


O an ve bayramın geri kalanında kullanabileceğimiz
Hayır hikayemiz oldu böylece bi tane...

Darısı sizin başınıza... 


Ipad maypede fazla kaptırmamak için 
yeni oyunlar, masallar sırada...
Napaarsınız...