22 Ekim 2014 Çarşamba

Doğa ve çocuk


Şu günlerde Anastasya'yı okuyorum. 
Kitap, Rus tayga ormanlarında yetişen çınlayan sedir ağacından bahsediyor. 
Şurada anlatmıştım, çınlayan sedir ağacını…
Kısaca çınlayan sedir ağacı çok bilge bir ağaç.
Bütün hayatı boyunca evrenden bilgi ve enerji topluyor
ölmeye yakın çınlamaya başlıyor.
Gelin beni kesin ve bilgiyi paylaşın diye… 
Ne büyülü değil mi? 

Mesela şu kolyeler de çınlayan sedir ağacından…
Düzenli taktığınızda (çınlama bilgeliğinden dolayı) tümüs bölgesini dengede tutuyor. 

Kitabın kahramanı Anastasya, 
ormanda yaşayan, Şaman kültürüyle doğaya kulak veren genç bir kadın.
Doğanın bilgeliğini yolu oraya düşen kitabın yazarı olan genç adama anlatıyor kitap boyunca.

Tohumların bilgeliğini anlatıyor mesela.
Tohumların özünde bütün evrenin bilgeliğine sahip olduklarını söylüyor.
Tohum ekenlerin, dikim yapmadan önce avuçlarına tohumları almalarını
kuvvetlice üflemelerini söylüyor. Böylece tohum,  o kişinin bütün sağlık bilgisini nefes ve tükürükle alıyor. Ve topraktan, doğadan o kişiye şifa olacak bilgiyi de bünyesine toplayarak 
meyvesini sahibini iyileştirecek meyve haline geliyor.

Tabii bu doğayla uyum içinde, doğayı dinleyerek yaşanıyor.

Sonra eğitimden bahsediyor, sorguluyor.
"Onca yandaşı olan, en azından insanların çoğunun inandığı dinleri, türlü öğretileri kuran tüm o büyük düşünürlerin istisnasız hepsi, öğretilerini kurmazdan evvel neden ille ve özellikle bir ormanda inzivaya çekilir, kendilerini tecrit eder? Dikkat edin, dünyanın en büyük akademisinde değil, basbayağı ormanda inzivaya çekiliyorlar! " 

Yani asıl özgün bilgi, öz'den geliyor :)

"Teknolojik dünyanın insanları, doğada bulunmayan bir şeyi keşfetmiş değil henüz. Hatta tamamen yapay görünen sistemler bile doğadakilerin zavallı birer kopyasıdır." diyor.

Bu kitapla yolculuğumun tam da ortasında,
sabah sabah okuldan bir mail aldım, Doğa ve Çocuk dersinin öğretmeni yollamış, tek kelimeyle bayıldım, o kadar hoşuma gitti ki bu yaklaşım :

" Merhaba,
2014 – 2015 yılı itibariyle Doğa ve Çocuk dersine başladık. Çünkü:
İki nesil öncesine kadar bahçeli evlerde özgürce, kuşların, cırcır böceklerinin sesleri ile büyüyen, koşan, ağaçlara tırmanan çocuklar vardı. Bizler ya da bizlerden bir büyük nesil bu şekilde büyüdü. Elektromanyetik alanlardan, onların getirdiği zararlardan uzak, temiz ve adil gıda ile beslenerek, bol ağaçlı, bol oksijenli alanlarda nefes alarak.
Günümüzde ise çocuklar evlerde kısıtlı hareket alanları içerisinde. Anne, babanın çalışma temposu ile artan yorgunluğunun da etkisi ile bilgisayar ya da televizyon başında!
Obeziteden, kemik gelişimine kadar pek çok alanda etkileniyorlar.
Tüm bunlardan başka, doğanın seslerini dinlemeyi bilmiyorlar. Kuşları, börtü böceği tanımıyorlar. Çok iyi öğrenci olabiliyorlar ama hayatta karşılarına çıktığı zaman teorik olarak bildiklerini pratiğe dökemeyebiliyorlar.
İşte bu yüzden bizler okulda doğa ile ilgili çalışmalar yapmaya başladık. İstedik ki, çocuklarımız meyvelerin, sebzelerin nerede ve nasıl büyüdüklerini bilsin. Tohumun meyveye döndüğü anı izleyebilsin. Kuşları, çiçekleri tanıyabilsin. Elverdiği ölçüde gerçekleştireceğimiz gezilerle daha fazla doğada kalabilsin.

Kendi ayakları üzerinde durabilen ve sağlam adımlarla ilerleyen çocuklar yetiştirmek dileği ile diyoruz.
Bu bağlamda ilk hafta çocuklarla tanıştık, tohum nediri öğrendik. Bitkiler, ağaçlar için tohumun önemi üzerine konuştuk. Bir tohumun büyümesi için nelere ihtiyacı olduğunu anlattık. Ne mutlu ki, sınıfın büyük çoğunluğu tohumların ihtiyaçlarını bildi.
İkinci hafta, hepbirlikte bahçede tohum ektik.

Çocuklara, tohumlar sizin sevginizle büyüyecek, sevgi olmazsa olmaz dedik. Sevgi olmazsa sulamayı unutursunuz, güneşe koymayı unutursunuz, siz onu sevdikçe unutmayacak ve bakacaksınız onlar da büyüyecek, serpilecek, size önce çiçek sonra da tohumlar verecek dedik. Sizden ricamız, çocuklarınızla birlikte gözlemler yapmanız, mercimekleri sevgiyle büyütmeniz aynı zamanda da bu sorumluluğu onlara öğretmeniz olacak. Sulamayı unuttuğunda yapraklarının nasıl aşağı düştüğünü,solmak üzere olduğunu görsünler. Gerekirse solsun bitkiler ki, bunu da yaşayıp öğrensinler. Yaşamadıkça bilemeyecekler çünkü. Bir sonrakinde daha iyisini yapacanlarına inanıyorum.

Üçüncü hafta tohumları ve tohum çeşitlerini gördük, videolarla bitkinin büyümesini inceledik. Hem ağaçların, hem de bitkilerin nasıl tohumdan meyveye ilerlediğini anlattık.
Bu hafta ağaçlar hakkında bilgi vereceğiz. Yapraklarının neden sonbaharda sarardığını, döküldüğünü öğrenecekler. Sizden ricamız. Uygun bir zaman bulup, çocuklarınızla birlikte ağaçların bol bulunduğu bir alanda zaman geçirmeniz. Çocukların ağaçlara sarılmasını sağlamanız. Sarıldıklarında hissettiklerini bizlerle paylaşmanız. Sekoya ağacının sarılmak için en güzel ağaç olduğunu ve Bahçeköy'de Atatürk Arboretum'unda bulabileceğinizi de gizlice sizlerle paylaşmış olayım. Eğer uzaklara gidemiyorsanız, Florya'da eski tren yolu boyunca atkestanesi ağaçları var. Tohumları hem birer güzel oyuncak olur, hem de sarılabilirler... Sizler de deneyin, stesli bir günün ardından, o ulu ağaç sizi kollarına aldığında nasıl o stresin geçtiğinin farkına bile varamayacaksınız. Bununla ilgili fotoğraflarınızı da bizlerle paylaşabilirseniz harika olur." 



Ya ne harika bir öğretmen, ne harika bir mail. Bayıldım :) 
Yukarıdaki de yetiştirdiğimiz bitki.

Ağaca sarıldığım bir fotoğrafla bitireyim madem.
Umarım hafta sonu bir ağaca sarılma fırsatımız olur ; ) 
Ya da bu öğlen, kim bilir ; )






Hiç yorum yok: