13 Aralık 2016 Salı

Sarılmalı...


Her öğlen yemeğe gittiğimiz yerde çalışan çok pozitif, hep gülen, memnun etmeye çalışan, gülümseyen bir adam vardı. Aramızda hiç dillendirmesek bile, severdik. Soğan çorbası sevdiğimizi bilir, mail atardı, soğan çorbası var bugün diye. Yemek sonrası içtiğimiz çay yetişmemişti de bi kere, incebelliyi alıp çıkmıştım. Geri getirmek üzere… Unutup unutup durdum götürmeyi. Her yüzünü gördüğümde hiiiiii, gene unuttum derdim. O da oooo takımı düzeceksiniz bu gidişle diye takılır, aman önemli değil derdi. 
Dün öğlen o tarafa gitmedik. Ama haberi kulağımıza geldi. Ölmüş… Kalp krizi.  Öylece, vedalaşmadan… Gitmiş. Bir öğlen daha yok onu görebileceğimiz…
Biz ona sıcak olduk, iyi baktık, o bize öyle… Eksiğini bulaydık, hep şikayet edeydik, onu farketmeyeydik, yine gelip geçecekti… Ne olacak tuzu eksik, yağlı olmuş, oymuş buymuş. Hoş bir seda bırakmak varken niye aksi olsun?
Ya da delip geçen Beşiktaş patlaması… Kim bilir belki bir gün önce biriyle kavga ettiler, ya da yolda biri  onlara sinirlendi, ailesinden biriyle konuşmuyorlardı belki 2 gündür… Birine çok içerlemiş, bütün gece içleri içlerini yemişti belki… Günlerdir bir telefon beklemiş, ya da bir telefonu günlerdir ertelemişlerdi belki de.
……….
Oysa birini bir daha görmeyecek olsanız, bambaşka davranırdınız di mi?
(Bu fotoğrafı o lokantanın masasından çekmiştim, yan binadaki kapı ve zili... )

Hiç yorum yok: